Kalçalarınızı forma sokun
Çarşamba, Nisan 08, 2009
Kalçalarınız, en sevdiğiniz bikini ile aranızda koca bir engel gibi mi duruyor? O zaman, bu hareketleri bıkmadan, usanmadan 3 hafta düzenli olarak uygulayın. Ve o bikiniyi giyip aynaya tekrar bir bakın!
Otur ve kalk
Ayaklarınızı omuz hizasında açın, sırtınız dik tutarak ayakta durun. Kollarınızı yere paralel tutarak öne doğru uzatın. Bu pozisyonda; sırtınız düz, kollar önde yere oturur gibi eğilin ve tekrar ayağa kalkın. Bu harekette dikkat etmeniz gereken şey yere tam oturmamanız ve sırtınızın dik olması. Eğer bel ve boyun rahatsızlığınız varsa bu hareketi bir duvara yaslanarak da yapabilirsiniz. Hareketi 15 kez tekrarlayın.
A. Yere yüzüstü yatın. Kollarınızı ileri doğru uzatıp, başınızla karşıya bakın. İlk olarak sağ elinizle sol bacağınızı çapraz olarak havaya kaldırın. Sonra sol el ve sağ bacağınızı havaya kaldırın. Hareketi düzenli nefes alıp vererek ve karşıya bakarak devam ettirin. 20 kez tekrarlayın.
B. İlk hareketi tamamladıktan sonra kollarınızı vücudunuzun iki yanına alın. Çeneniz yere paralel olacak şekilde uzanın. İlk önce sağ bacağınızı havaya kaldırıp indirerek 20 kez tekrarlayın. Daha sonra sol bacağınızı kaldırın. Hareketi tamamladıktan sonra ellerinizle ayak bileklerinizi tutun ve ileri bakarak vücudunuzu sallayın.
Bacaklar havaya
Yere sırt üstü uzanın. Bacaklarınızı 45 derecelik bir açıyla havaya kaldırın. Ellerinizi de bacaklarınıza paralel olacak şekilde havaya kaldırın. Bu pozisyonda ayaklarınızı aşağı yukarı hareket ettirin. Ellerinizle yukarı uzanır gibi yapın, boynunuzun yerde olmasına dikkat edin. Hareketi yaparken düzenli olarak nefes almayı unutmayın. 20 kez tekrarlayın.
Yılmaz ÖZDİL :Zannedersin Himalaya’dır
Cumartesi, Mart 28, 2009
41 derece
3 dakika 44 saniye kuzey
28 derece
51 dakika 8 saniye doğu
*
Şu an... Bu satırları yazdığım
çalışma odamın koordinatları.
*
Çünkü...
Abonesi olduğum GSM şirketinin böyle bir hizmeti var.
"Neredeyim" yazıp, 7777’ye mesaj atıyorsun, bi kaç dakika sonra şak diye cevap geliyor.
*
Şehir içinde 300-500 metre, şehir dışında en fazla 1-1.5 kilometre sapma gösteriyor. O kadar hassas.
*
Ver bu koordinatları havacılık veya harita bilgisi olan birine, gözü kapalı eliyle koymuş gibi bulur beni.
*
Abuk sabuk reklamlar yapıp, 3 kuruşa indirdik, 1 kuruşa indirdik filan gibi, dini imanı para olmuş millete "ucuzluk" müjdeleri verileceğine, bu tür "hayat kurtaran bilgiler" verilseydi, Muhsin Yazıcıoğlu ve diğer 5 kişi çoktan bulunmuş olurdu.
*
Çalıştığı kurum, o telefon eden gazeteci arkadaşıma 7777’yi öğretseydi, önce konumunu öğrenir, sonra 112 Acil’i arardı.
*
Sağlık Bakanlığı, 112 Acil’de çaresizce çırpınan o kızcağıza 7777’yi öğretseydi, "Gazeteci arkadaşım, lütfen 7777’ye mesaj at, sonra hemen beni tekrar ara" derdi.
*
İçişleri Bakanlığı, 155 İmdat’taki polis memuruna 7777’yi öğretseydi, o polis memuru, en azından 112 Acil’deki kızcağıza öncelikle ne yapması gerektiğini söylerdi.
*
Veya...
Sağlık Bakanlığı, 112 Acil’de çaresizce çırpınan o kızcağıza teknolojik eğitim vermiş olsaydı, "Benimle konuşmaya devam et, yerini bulmaya çalışıyoruz" diyeceğine, "Telefonu kapat, benimle konuşmaya devam edersen şarjın 10 dakika sonra tükenir, konuşmazsan, stand-by konumunda 5-6 saat dayanır, sinyal yaymaya devam eder, seni bulmamız kolaylaşır" derdi.
*
Uzatmayayım...
Bizim Başbakan’ın, miting meydanlarında "Bırak davarı, koyun güdemez bunlar" dediği dakikalarda, Beyaz Saray’daki Obama, uzay mekiğindeki astronotlarla canlı yayında sohbet ediyordu.
*
Neymiş efendim, Sikorsky’ler kalkmış da, komandolar gelmiş, gece görüş sistemleri devredeymiş, Casa uçakları arıyormuş falan...
İş işten geçtikten sonra Awacs göndersen, hikáye!
*
Adresi bilmen lazım... Adresi.
*
Adresi bilmezsen, göt kadar arazi, sana Himalaya kadar büyük gelir!
*
Ve, bu kafayla gidersen Türkiye... O kriz masasında anca okey oynarsın.
Ayşe Arman:Alya’nın ilk veli toplantısı
Cumartesi, Mart 28, 2009
Alya’nın ilk veli toplantısı
7 km yeni bitti. Ben de bittim. Kan ter içindeyim. Eve gir- duş al- geri çık-okula git...
Üşeniyorum.
Alya’yı okuldan almaya bu halimle gidiyorum.
Nasıl olsa beni kimse görmez...
Derken...
Olamaz!
Sınıfın kapısında VELİ TOPLANTISI yazıyor.
Tamamen aklımdan çıkmış.
Al sana...
Hem de 15 dakika sonra...
*
Üzerimde bir şort bir tişört...
Öğretmenine, "Koşudan geliyorum. Bu halde karşısınızda olmak istemezdim, özür dilerim" diyorum.
"Rica ederim" diyor.
Ben zaten bu aralar, herkesten, her şeyden özür diliyorum.
Alya çok yaramaz, özür dilerim.
İnat ve başına buyruk bir çocuk, özür dilerim.
Her zaman lütfen demiyor, teşekkür etmediği de oluyor, özür dilerim.
Oyuncakçılarda, "Annem, şimdi almıyor. Ama rafta kalmasın, başkası alır. Ben yarın gelirim" diyor, hayalini süsleyen bütün oyuncakları kasaya yığıyor, görevlilerden alt raflara saklamalarını rica ediyor, özür dilerim.
Lokantalarda cikletini masanın altına yapıştırıyor, özür dilerim.
Yemek seçiyor, asla peynir yemiyor, özür dilerim.
Ne isterse onu giyiyor, inanılmaz rüküş dolaşıyor, özür dilerim.
"Beni hep sen uyut" diyor, ne derse yapıyorum, akşamları de her yere geç gidiyorum, özür dilerim.
Ama itiraf ediyorum, küçücük yatağında sıkış tıkış yan yana yatmaktan, kollarım havada, gülerek ona masal kitapları okumaktan, bitmez tükenmez sorularına yanıt bulmaktan, o uykuya daldıktan sonra da parmak uçlarımda odasından çıkmaktan inanılmaz bir mutluluk duyuyorum, bunun için özür dilemem gerekiyor mu bilmiyorum.
Ama laf dinlememesi...
Konuşurken araya girmesi...
Şımarıklık yapması, tutturuk olması hep benim yüzümden...
O yüzden öğretmeni daha konuşmaya başlamadan önce başıma gelecekleri bildiğimden özür dilemek istiyorum.
Kendimi kötü hissediyorum...
Sınavdaymışım gibi...
Kim bilir neler söyleyecek bana şimdi...
*
"Olağanüstü bir çocuk" diyor.
"Bir kere çok parlak..."
"Terbiyeli, sosyal, sevgi dolu, kibar, çok bağımsız ama başkalarına saygılı, sırasını bekliyor, parmağını kaldırmadan konuşmuyor..."
"Özür dilerim " diyorum, "Biz aynı çocuktan mı bahsediyoruz!"
"Evet tabii Alya..." diyor.
"Ama Alya şımarık bir çocuk" diyorum.
"Sınıfta değil..." diyor.
"Nasıl yani?" diyorum.
"Tutturmuyor mu? Kendini yere atmıyor mu? Ayaklarıyla yerde tepinmiyor mu? Yemek ayırmıyor mu? Pembe olan bütün oyuncaklar benim demiyor mu? İstediği tokayı takmazsanız dünyayı başınıza yıkmıyor mu?"
"Asla!" diyor.
"Çok iyi terbiye almış bir çocuk Alya!"
Deli mi ne, benim çocuğumdan başka biriymiş gibi söz ediyor!
Ya da bu Alya, evde başka, okulda başka...
Bana sürekli "Evde naughty’yim (yaramazım), okulda değil" diyordu...
Demek ki doğruyu söylüyormuş küçük şeytan!
*
Öğretmeni bir sürü iyi şey daha sıralıyor...
Acayip paylaşımcıymış, tek çocuk olduğuna kimse inanmazmış...
İngilizcesi böyleymiş, kelime dağarcığı şöyleymiş...
"Matematikte de sınıfın en iyilerden biri" deyince...
"Yok artık daha neler!" diyorum.
Ben ki aldığım iki tişörtün hesabını yapamam, o kadar kötüdür sayılarla ilişkim...
Bak sen şu küçük maymuna!
Mrs. Hitchcock (adı bu, Alfred’le bir akrabalığı yok) öldürücü darbeyi şöyle indiriyor:
"Ve sizi çok seviyor..."
Öğretmeninden bunu duymak hoşuma gidiyor tabii, yutkunuyorum, "Bütün çocuklar annelerini severler" diyorum.
"Evet ama Alya sizi tutkuyla seviyor" diyor, "Birlikte oynadığınız oyunlardan söz ediyor. Onu nasıl karşıladığınızı, nasıl uyuttuğunuzu anlatıyor. Çizdiği resimlere bakın. O, mutlu bir çocuk. Annesi- babası olarak kendinizle gurur duymalısınız, ne yapıyorsanız devam..."
İşte burada kopuyorum.
Özür dilerim diyorum ve ağlamaya başlıyorum.
Ama nasıl bir ağlama...
İlk veli toplantımda...
Sarsıla sarsıla...
Elime bir kutu mendil verip, beni gönderiyor.
*
Sınıftan çıkıyorum.
Alya koşarak yanıma geliyor.
"Neden ağlıyorsun?" diyor.
Hemen alt dudağı uzuyor.
"Bir şeye mi üzüldün?"
"Yok o kadar güzel şeyler anlattı ki Mrs. Hitchcock, mutluluktan ağladım, seninle iftihar ediyorum" diyorum.
Birbirimize sarılıyoruz.
Benim aşkım kızım, canım kızım, akıllı kızım...
"Hadi şimdi önce eve, sonra yüzmeye" diyorum, "Bugün yüzme dersin var..."
Nasıl oluyorsa oluyor, o tatlı kız gidiyor, yerine benim küçük cadım geliyor.
"Yüzmeye gitmem!"
"Nasıl yani?"
"Canım istemiyor!"
"Böyle bir şey yok küçük hanım, gideceksin!"
Suratıma bakıyor ve:
"Bana oyuncakçıda gördüğümüz o büyük otobüsü alırsan, giderim" diyor.
4 yaşındaki şantajcıya bakar mısınız, benden fidye istiyor.
Hiç oralı olmuyorum.
Derken hayatta sinir olduğum şeylerden biri geliyor başıma.
Disipliniyle meşhur bir İngiliz okulunun orta yerinde kendini yere atıp, "Sen beni sevmiyorsun" diye tepinmeye başlıyor.
Aman Allah’ım!
Bu çocuk muydu demin öğretmenin övgüler düzdüğü, yere göğe sığdıramadığı...
Nasıl da inat, kalkmıyor...
Buharlaşıp yok olmak istiyorum.
Yanımızdan her geçenden özür diliyorum.
Yapmamam gerekiyor biliyorum ama yapıyorum:
Kulağına eğilip, "Alacağım o lanet olası otobüsü, yeter ki yerden kalk!" diyorum.
Kalkarken de yemin ederim yüzündeki o zafer ifadesi görüyorum.
Benim güzel ve parlak kızım, aynı zamanda bir canavar ve annesini maymun ediyor, özür dilerim.
Duyduk duymadık demeyin
Nisan ayların en zalimidir...
Ve en şahanesidir!
Eskisi kadar çalışmayı düşünmüyorum haberiniz olsun.
Haftada iki söyleşi yapmaktan imanım gevredi.
Son iki yıldır, hem cumartesileri hem pazarları söyleşi yapıyordum.
Niye?
Ben de bilmiyorum.
Hani bu kadar uzaktan, onu da yaparım türünden manyakça bir iddia.
Türkiye’de yaşarken bu kadar çalışmıyordum.
Çözdüğüm kasetlerin haddi hesabı yok.
Sıkıldım.
Ve bıktım.
Bu ilkbaharda bakımlı bir kadın olarak ortalıklarda dolaşmak istiyorum.
Sevgilimle daha fazla kaçamak yapmak istiyorum.
5 çift haftaya (çocuksuz) Maldiv’e gidiyoruz mesela, gayet makul fiyatlarda bir otel ayarladık, sağol Ayşen, 1 X 3 gibi bir iddiamız var, çocuklar evdeyken yapamadığımız romantik kavuşmaları her gün 3’e çıkarmak...
Hatta, Demet, 1 X 3 tişörtleri yaptırıyor...
Mecburen bundan böyle bu cumartesi günleri benim maceralarımı okuyacaksınız...
Başucu kitabım bu aralar bir yemek kitabı: "net 425 g e"
Günlerdir aklımı bir yemek kitabıyla bozmuş bulunuyorum.
Adı "net 425 g e"
İnsan, "Önce bu ne ya?" oluyor, kitabın ismine bir anlam veremiyor, sonra durumu çakıyor, kitabın kapağındaki enfes pirzolanın net ağırlığı 425 gram, Gamze Bursa, kitabın adını bu yüzden böyle koyuyor.
İnanılmaz özenli, titiz ve orijinal bir çalışma...
Tebrik ediyorum.
Bir kere tariflerin hepsi anlayabileceğimiz bir dilde.
Modern bir dil, basit bir dil, gereksiz ayrıntılar yok.
Malzemeler de kolay ulaşabileceğimiz malzemeler.
Okuyup, "Ben şimdi nereden bulacağım bunları?" diye bunalıma girmiyor insan.
Denedim, yaptığım şeyler acayip lezzetli oldu.
Çünkü modern bir ev kadınının arkadaşlarından topladığı tarifler gibi içindekiler.
İlk defa kafama göre bir yemek kitabı buldum, sevindirik oldum.
Evet pahalı 50 YTL, ama değer.
Alın ve sevdiklerinize yemek yapın.
Bir adama yemek yapmaktan daha güzel ne var?
Gamze Bursa, yemek stilistliği yaptığı için işi biliyor, kitap daha önce Türkiye’de gördüğüm hiçbir yemek kitabına benzemiyor, fotoğrafları Gökçe Erenmemişoğlu çekmiş, onu da tebrik ediyorum...
Ayşe Armanın Soner Bekir röpörtajı
Cumartesi, Mart 21, 2009![]() |
-11 Mart 1979’da Archontika Köyü’nde...
Pardon orası neresi?
-İpsala Türk- Yunan sınırına 90 km uzaklıkta bir Türk köyü. Geniş bir ovada, dere kenarına kurulmuş 100 haneli güzel bir köy. Yunanca ismi Archontika, Türkçesi Çelebiköy. Hikayem işte orada başladı. Türk asıllı bir Yunanistan vatandaşıyım. Annem babam çiftçilik yapıyordu, ben de oradan oraya koşturuyordum, doğanın içinde büyüdüm.
Kuşlara ilginizi çocukluk yıllarına mı dayanıyor?
-Evet. Çocukluğumda pek çok kuşun canını yakmışımdır. Avcılığa pek bir meraklıydım. Sonra ailecek İzmit’e göç ettik. Liseyi İzmit’te okudum, ODTÜ endüstri mühendisliğini kazandım. Hayatımın dönüm noktası, üniversitede kuş gözlemcileriyle tanışmamdır.
Ne alaka?
-ODTÜ çok ineklemeyi gerektiren bir okuldu. Ben de sevmem ineklemeyi. Millet kütüphanede ders çalışırken, ben dürbünü, teleskoBu alıp Yalıncak’a kuş gözlemeye gidiyordum. Onların dünyasından çok etkilendim.
Bir sürü kuş vurmuş bir çocuğun sonradan kuş aşığı bir kuş gözlemcisine dönüşmesini nasıl izah ediyorsunuz?
-Kuş gözlemi, avcılıktan türemiş ve evrimleşmiş bir sosyal davranış aslında. Kuş gözlemcileri eskiden optik malzeme olmadığı için, araziye tüfekle çıkarlarmış. Vurdukları kuşları doldururlarmış. Yani avcılık, eskiden bilim adına normal bir şeymiş.
Ben hálá ikisi arasındaki ortak noktayı bulamadım.
-Avda bir elde etme niyeti, kuş gözleminde de dürbünle onu bir an da olsa sahiplenme isteği var.
OTDÜ’ye dönelim...
-Dönemeyeceğiz çünkü bıraktım. Ankara açmadı beni. Tekrar sınava girdim, ver elini İzmir, Ege Üniversitesi İşletme’yi kazandım. İlk iş tabii, bir arkadaşımla birlikte kuş gözlem kulübü kurmak oldu. Geziler düzenledik, ilgililere kuş gözlemi eğitimleri verdik, slayt gösterileri, sunumlar yaptık, üniversitemizi birçok ilde temsil ettik.
Profesyonel olarak kuş gözlem rehberliği ne zaman başladı?
-2005’te bir biyolog arkadaşımla Amerika’dan gelen 8 kuş gözlemcisine 3 haftada tam 276 kuş türü gösterdik. Bu bir rekordu. Daha önce Türkiye’ye gelen hiçbir kuş gözlem grubu bu sayıya yaklaşamamıştı. Ünümüz yurtdışında nasıl yayıldıysa, arkası çorap söküğü gibi geldi. Ben de baktım süper bir iş bu, kuş gözlem rehberi oldum.
Ne yapıyor müşterileriniz 276 kuş türünü görünce...
-Mutluluktan ölüyorlar. Hepsinin ellerinde listeleri var zaten. Görmek istedikleri kuş türleri belli, biz onları bulmaya yoğunlaştık, bulduk. Şansımız yaver gitti, başka kuş türleri de gördüler. Hatta biri, dünyada gördüğü 3000’inci kuş türüne gelince o kadar heyecanlandı ki, sağlığından endişe ettik. Sevinçten arazide kalp krizi geçirir meçirir, mahvoluruz diye. Neyse ki öyle bir şey olmadı...
Siz şu anda, bu işe gerçekten bu ülkede en vakıf olan insanlardan biri misiniz?
- Eğer olmasaydım, 1- Benimle bu röportajı yapmazdınız. 2- Bu işten geçiniyor olamazdım, bütün yabancılar beni buluyor olmazdı. 3-Türkiye’ye yeni kuş türleri kazandıran insanlardan biri olarak literatüre geçmezdim.
Özel bir sebebi var mı? Neden kaplanlar değil, kuşlar...
-Çünkü 1- Renkliler. 2- Güzel sesliler. 3- Çeşitliler. 4- Özgürler ve her yerdeler. Sadece kendi beden güçlerini kullanarak kilometrelerce yol kat edip ülkeler geziyorlar.
Sıkıcı ve durgun değiller mi?
-Yok canım, bir sürü insan kuşlardan çok daha sıkıcı ve renksiz. Kuşlar en azından neşeli ve rengarenk.
Günlerce, saatlerce bir kuşu beklemek... Kadınlara karşı da bu kadar sabırlı mısınız?
-Buna değen biri olsun, sabrederiz!
Bu kuş gözlemciliğinin nesi heyecan verici anlamaya çalışıyorum ama beceremiyorum...
-Yaşadığımız ortamda başka canlıların da olduğunun farkına varmak... Biz dünya bize ait zannediyoruz, öyle değil... Seslerini duymak, görmek, hissetmek... Kuşların dünyasının içine girmek, onların dünyasından doğaya bakmak... Kendi belgeselimi izliyorum düşünsenize...
![]() |
| Dürbünün olmadan mikrofonu olmayan sunucu gibiyim, çırılçıplak... Biz aynı zamanda doğa paparazzisiyiz |
-Çoğu insanın farkında bile olmadığı güzel bir varlığı görmek, başınızı göğe erdirebilir. Hele ki az görülen bir türse... Angelina Jolie’yi görmek gibi bir şey bu!
Sizin alanda da palavracılar var mı? Gördüm, ettim diyor ama görmemiş...
-Var. Yanlış girilen kuş kayıtları olabiliyor. Ama tanımlamalardan anlaşılıyor her şey. Kaçarı yoktur.
Racon nedir? Belge olmadan kimse inanmaz mı? Fotoğraf mı istenir?
-Evet fotoğraf gerekir. Ayrıca tanım yazmak, fotoğraf almamışsa çizimini yapmak, olmazsa olmaz kurallardır. Kuş fotoğrafçıları açısından bakarsak: Kuşun gözü mutlaka parlamalı.
"Ne iş yapıyorsunuz?" denince ne diyorsunuz?
-"Kuş gözlem rehberiyim" diyorum. "Profesyonel kuş fotoğrafçılığı ve kuş gözlem danışmanlığı da yapıyorum" diye ekliyorum, "Nasıl yani?" diyorlar.
Yaptığınız işi duyunca hep mi şaşırıyor insanlar?
-Evet, eskiden dalga da geçiyorlardı. Ama şimdi bir şeyleri ispat ettiğim için olsa gerek, hayranlık ve gıpta ile bakıyorlar. Benimle dalga geçen arkadaşlarımın hiç birinin çektiği fotoğraflar ulusal ve uluslararası yayında basılmıyor, röportajı yayınlanmıyor.
Size kız verirler mi?
-Bu konuda birkaç teorim var: 1- Kuşçuya kız vermezler ama "birdwatcher"a verirler! 2- Türkiye’de henüz o olgunlukta ve anlayışta kız babası yok. Dua edelim de, o olgunlukta ve anlayışta bana kaçacak kız olsun! 3- Dertleri çapkın olmayan bir damat bulmaksa, ben biçilmiş kaftanım, bizim meslekte çok fazla kızla tanışma imkanım yok, kuş gözlemine ilgi duyan kadın pek görmedim. Kocaları duyuyor, onlar da birlikte geliyor.
Müşterileriniz en çok hangi ülkeden?
-En çok Amerikalı. Sonra sırasıyla İngiliz, Kanadalı, İsviçreli, Hollandalı ve Avustralyalı.
Profilleri?
-10-15 günlük kuş turlarına katılanlar, genellikle 60 yaş üzeri. Emekli. Hali vakti yerinde. Gazeteci, mühendis, mimar, uluslararası şirket CEO’su, yöneticiler. Doğa meraklısı tipler. Genellikle mütevazılar, görmek istedikleri kuşu gösterdiğiniz sürece hiç şikayet etmiyorlar, memnuniyetlerini tur sonunda yüklü bahşiş ödeyerek gösteriyorlar. Bir de günübirlik İstanbul’da konferanslara gelip kuşa çıkmak isteyenler oluyor, onların yaş ortalaması daha düşük, genellikle profesör, doktor, mühendis, akademisyen. Ve neredeyse hepsi Türkiye’nin kuşlarını bizden daha iyi biliyorlar.
Türkiye kuş konusunda nasıl bir ülke?
-Muhteşem! Avrupa Sibirya, İran-Turan ve Akdeniz... Hepsinin de kuşları var. Artı Afrika ve Hindistan kökenli kuşlar da var bizde. Yani kuş çeşitliliği oldukça fazla. Bir de Avrupa’nın üreyen kuşlar açısından en zengin ülkesi diyebilirim. 350’nin üzerinde kuş türü üremekte. Toplamda ise 464 kuş türü tespit edilmiş.
Tüm bunları biliyor mu sizin müşterileriniz?
-Hem de nasıl. Çok iyi okuyup araştırıyorlar. Türkiye’ye gelmeden gidilecek bölgelerin raporlarını okumuş oluyorlar. "Antalya’dan Korkuteli’ne nasıl gidilir, Korkuteli’nden Elmalı yoluna girdikten kaç kilometre sonra Taş Bülbülü bulunur?" Bu tür şeyleri anlatan kitaplarla geliyorlar. Şanlıurfa Birecik’teki bir kahvede, 2 hafta önce oraya giden İngilizlerin bıraktığı bölgenin ayrıntılı krokilerini ve kuş türlerini içeren notlar elime geçtiğinde, görmeliydiniz halimi, aklımı kaçıracaktım mutluluktan...
Sizi peki zorladıkları oluyor mu?
-Yok hayır çünkü ben de tabii en az onlar kadar biliyorum. Bilmek zorundayım... Dişi, erkek, genç kuş türleri... 200 türün sesleri... 40 farklı yırtıcı kuşun silueti... Hepsinin habitatı... Türkiye’de 388 tür kerttim. Kertikçilikte kuş türü listem Türk kuşçular arasında birinci sırada.
Durun bir dakika... Kertikçilik nedir? "Şu kuşu gördüm" diye çentik atmak mı?
- Evet. "Gördüm, tanımladım" diyebilmek. İngilizce "Twitcher" kelimesinden Türkçe’ye uyarlanmış bir sözcük. Bunu Türkçe’ye "kertikçi" olarak çeviren de bir başka arkadaşım çocuk doktoru Metehan Özen.
Dürbününüz sizin için ne ifade ediyor? Onsuz ne olursunuz?
-Kendimi mikrofonu olmayan bir sunucu gibi hissederim... Çırılçıplak.
Uzun zaman peşinde olduğunuz bir kuşu, dürbününüzde birdenbire gördünüz. O duyguyu nasıl tarif edersiniz?
- Edemem. Heyecanımın, coşkumun, mutluluğumun tarifi olmaz. Kalp atışlarım hızlanır, nefes alıp verişim değişir...
Sizin literatüre eklediğiniz kuşlar da varmış, doğru mu?
- Evet. Türkiye’de Sibirya Dağbülbülü (Prunella montanella) ve Mahmuzlu Çinte’yi (Calcarius lapponicus) ilk defa ben gördüm, fotoğrafladım, yayınladım ve Türkiye kuş türleri listesine eklettim. Akkaşlı Çinte’nin (Emberiza rustica) Türkiye’deki 2. kaydı bana ait. Çizgili Kumkuşu’nun da (Calidris melanotos) Türkiye 3. kaydı. Akbaşlı Çinte (Emberiza leucocephala), Çöl Kuyrukkakanı (Oenanthe deserti) ve Telkuyruk (Clangula hyemalis) gibi türleri de yabancılardan sonra Türkiye’de ilk gören Türk benim. Yunanistan kuş türleri listesine de Alaca Çinte’yi (Plectrophenax nivalis) eklemiştim. Pasifik İncirkuşu (Anthus rubescens), Mahmuzlu İncirkuşu (Anthus novaseelandiae), Küçük Flamingo (Phoeniconaias minor), Göknar Kargası (Nucyfraga caryocatectes), Irak Yedikardeşi (Turdoides altirostris) görebildiğim diğer nadir veya rastlantısal kuş türlerinden. Birçok nadir kuş türünün de fotoğrafları elimde mevcut.
Valla müthişsiniz! Çok acayip kuş isimleri var, kim veriyor bu isimleri...
-Çoğunu halk veriyor. Avcıların ve kafes kuşçularının da verdiği oluyor. Türkiye’nin çok köklü bir kuş kültürü var. Tüm bu isimler 1980’li yıllarda Selim Somçağ tarafından Yurt Ansiklopedisi’nde derlenmiş. 1996’da standart isimler belirlendi.
Peki tüm bu anlattıklarınız, onları izlemek, görüntülemek, bir anlamıyla özellerine girmek, onları röntgenlemek değil mi? Bir rahat vermiyorsunuz şu kuşlara!
-Evet yeri geldiğinde "doğa paparazzisiyiz." Ama onları korumak, kollamak adına yapılması gereken bu.
Siz hiç kuş beslediniz mi?
-Hayır. Doğadan yakalanmış, kafese konmuş, saka, iskete, florya gibi kuşları besleyenlerden de hazzetmiyorum.
Başınıza gelmiş en tuhaf şey?
-Çoruh Vadisi’nde ayı kovaladı! Bir sürü böyle "Yok artık daha neler!" diyeceğiniz kamp hikayem var.
Kuş gözlemciliği alanında bu ülkede neye dikkati çekmek istersiniz?
-Kuş gözlemciliği ülkemizde daha iyi tanıtılabilse, çok daha fazla turist çekebileceğimize inanıyorum. Bir de tabii şöyle hayallerim var: Her evde bir kuş gözlemcisi olsun. Her avcıda bir fotoğraf makinesi olsun. Tabii gelecek nesillerin de, bu kuşları görebilmesi için, Türkiye orman katliamlarının yaşanmadığı, sulak alanı bol bir ülke olsun...
Son olarak, kuşları sevmeyen bir kadınla birlikte olabilir misiniz?
-E zor. Hayatımı paylaştığım insanın benim en çok vakit harcadığım konuyla az çok ilgili olması gerekiyor.
Kuşlar, atlardan ve kedilerden akıllılar. Pek çok insandan da!
Kuşlar gerçekten salak olsalar, hiçbir yön bulma aleti kullanmadan, binlerce kilometre yol kat edebilirler mi? Örneğin geçen sene 21 gram ağırlığında bir kırlangıç (Hirundo rustica) Iğdır’da Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde yakalandı. Ayağında da Cape Town yakınlarında takılmış bir halka vardı. Düşünün o kuş, taaa Güney Afrika’dan kalmış, 8500 km yol kat etmiş buraya gelmiş. Siz gidebilir misiniz o kadar yolu tek başınıza?
Erkeklerin bilinmeyen yönleri
Salı, Mart 17, 2009
Erkekler rimelinizin aktığını fark etmez, ama gözünüzün kanlandığını fark eder... Peki erkekler başka nelere dikkat eder? Güzelleşmek için saatlerce hazırlanıp, endişe etmekten vazgeçin ve önerilerimizi okuyun.
Çenenizin ortasında çıkan kocaman bir sivilce, saç boyanızın yenileme zamanının gelmiş olması veya manikürünüzün sürekli gözünüze takılacak kadar bozulması çoğu zaman erkek arkadaşınızın dikkatini çekmez. Erkekler, farkettiklerini zannettiğiniz şeylerin aslında üzerinde bile durmuyorlar. Bu, iki cins arasındaki gelişim farklarına bağlanabilir. Erkekler, rujunuzun bozulmuş olmasından çok, sıcak bir gülümsemeniz olmasını daha çok önemserler. Önerilerimiz sayesinde yersiz endişeleri unutmaya hazır mısınız?
FARKETMEZ... Saçınızın hafif dağınık olduğunu.
FARKEDER... Saçınızın sağlıksızlığını.
Önerimiz: Erkekler saç şeklinizin düzgün olup olmadığını pek umursamazlar. Hatta yatakta umarsızlığı ve rahatlığı temsil ettiği için dağınık olmasını tercih bile edebilirler. Ancak saçınızın kuruluğunu, uçlarının zarar görmüş olduğunu, kısacası sağlıklı olmadığını anında farkedebilirler. Tüm erkekler, bilinçaltında sağlıklı fiziksel özellikler taşıyan bir kadınla birlikte olmak isterler. Bu nedenle, cumartesi sabahı aynanın karşısında saçınızı düzleştirmekle uğraşmak yerine, sevgilinizle daha fazla zaman geçirmeye gayret edin. Saç telleriniz zarar görmüşse güçlü bir bakım spreyi kullanabilirsiniz.
FARKETMEZ... Cildinizin parladığını.
FARKEDER... Cildinizin kızarıklığını.
Önerimiz: Cildinizin doğal yağının yüzeye çıkmış olması sizi üzmemeli. Asıl endişelenmeniz gereken şey cildinizin tahriş olmasıdır. Yüzünüzün kızarıp şişmesi, stresin fiziksel olarak dışa vurumu olabilir. Sevgilinizin bu durumdan hoşlanmayacağı kesindir. Eğer kızarıklık ilerlerse mutlaka dermatologunuza danışın. Aynca, daha narin veya mineral formüllü makyaj ve cilt bakım malzemeleri kullanarak cildinizin tahriş olmasını engelleyebilirsiniz.
FARKETMEZ... Dağılan göz makyajınızı.
FARKEDER... Kanlanmış gözlerinizi.
Önerimiz: Kadınlar dağılan göz kaleminin veya maskaranın kendilerini çirkin gösterdiğine inanırlar. Ancak, erkekler bunun kötü olduğunu düşünmezler. Göz makyajınız dağıldığında, en kötü ihtimalle erkek arkadaşınıza daha doğal görünürsünüz. Kırmızı, kanlanmış gözler ise sizin sağlıksız ve yorgun olduğunuzun habercisidir ki bu erkeklerin hoşlanmadığı görüntülerden biridir. Daha fazla uyumaya çalışarak gözlerinize kaybettikleri canlılığı tekrar kazandırmaya çalışın. Göz damlası kullanıp, kirpiklerinize mavi maskara uygulayarak gözünüzdeki kırmızılığı azaltmayı da deneyebilirsiniz.
FARKETMEZ... Ruj sürmeyi unuttuğunuzu.
FARKEDER... Ruju abarttığınızı.
Önerimiz: Fazla miktarda uygulanan ruj erkekleri sizden soğutmaya yeter. Bu rujun dağılma riski bulunduğu için, erkek arkadasınız öpüşmekten, dokunmaktan ve hatta yakınınızda bile bulunmaktan kaçınabilir. Ruju abartmamak için, renkli bir dudak balsamını veya daha az pigmente sahip simli bir parlatıcıyı tercih etmelisiniz. Ağır bir rujun rengini hafifletmek için ise bir parça kağıt mendili dudaklarınız üzerine hafifçe bastırmanız yeterli.
FARKETMEZ... Dip boyanızın zamanının geldiğini.
FARKEDER... Saç kesiminizi.
Önerimiz: Erkekler yalnızca dış görünüşünüzde yaptığınız büyük değişiklikleri farkeder (kaküller veya kısacık bir kesim gibi). Ayrıca sizdeki bu değişim, onun kafasında "Acaba benim de kendimde bir takım değişiklikler yapmam gerekiyor mu?" gibi soruların oluşmasına sebep olabilir. Halbuki yaptırmanız gereken dip boyası erkek arkadaşınıza hiçbir şey ifade etmez. Eğer boyanızı zamanından birkaç hafta sonra yaptırmak istiyorsanız içiniz rahat olsun. Hem bu sayede saçınızı eski sağlığına kavuşturabilirsiniz. Ayrıca boyanızı korumaya yönelik şampuanları tercih ederek saç renginizi daha uzun süre rahatça kullanabilirsiniz.
FARKETMEZ... Diş beyazlatma ürünlerini kullanmadığınızı.
FARKEDER... Gülümsemeyişinizi.
Önerimiz: Erkekler sizden, kendileriyle ilgiendiğinize dair sinyaller almak isterler. Onlara arkadaşça gülümsemeniz bile yeterlidir. Ancak dişlerinizin eşit derecede beyaz olmaması karşınızdaki erkeğin ilgi alanına girmez. Tabii ki dişlerinizi en güzel haliyle sergilemek istersiniz ancak her zaman göz kamaştırıcı beyazlığa sahip olmaları şart değil. Beyazlatıcı formüllü bir diş macunu kullanabilir ve her altı ayda bir dişçinizi beyazlatıcı bakım yaptırmak üzere ziyaret edebilirsiniz.
FARKETMEZ... Saçınızdaki kırıkları.
FARKEDER... Saçınızdaki kırıkları temizlemeye çalışmanızı.
Önerimiz: Erkek arkadaşınız, siz onun gözüne sokmadıkça, saçınızdaki kırıkların neye benzediğini bile bilmez. Sağlıklı, parlak ve yumuşak tutamlarınıza bayılır ve kırıklar gibi ufak detaylar onun ilgisini çekmez.
Kendinizi saçlarınızdaki kırıklarla oynamaktan alıkoymak için saç uçlarınıza besleyici bir serum uygulayarak tutamlarınızı güzelce tarayın ve at kuyruğu yapın.
FARKETMEZ... Ten renginizin solgunluğunu.
FARKEDER... Aşırı derecede bronz olmanızı.
Önerimiz: Doğal güzellik erkekleri cezbeder. Zaten bu teoriyi onlar da sürekli dile getiriyorlar. Kış aylarında ten renginiz biraz daha açılıyorsa, bu özelliğiniz erkek arkadaşınızı sizden soğutmaz. Ancak bronzlaştıncıyı fazla kaçırmanız bunun tam tersi bir etki yaratabilir. Erkekler kışın yaratılan bronz bir cildi sahte buldukları için sizin çekici olmadığınızı düşünebilirler.
Elbette hayalet gibi görünün demek istemiyoruz. Cildinize mutlaka renk veren bir ürün uygulamalısınız. Günlük nemlendiricinizi bir otobronzanla değiştirip şeftali veya pembe tonlarda bir allık uygulayarak cildinizde sağlıklı bir görünüm yaratabilirsiniz.
FARKETMEZ... Oje renginizin değiştiğini.
FARKEDER... Tırnaklarınızın uzunluğunu.
Önerimiz: Erkekler ancak kendilerine yansıyan değişiklikleri fark edebilirler. Uzamış veya farklı bir biçimde törpülenmiş tırnaklarınız ile erkek arkadaşınızın tenine dokunduğunuzda aradaki farkı mutlaka hissedecektir. Ancak oje renginizi kırmızıdan mora çevirmenizin onun için pek bir önemi yoktur. Bu durum, onun ilişkiden sıkıldığı veya size ilgi göstermediği anlamını taşımaz. Tam tersine, diğer özelliklerinizle daha fazla ilgileniyor demektir. Örneğin, tırnaklarınızı sırtında dolaştırdığınızda içinin ürpermesi onu çok etkiler.Tırnaklarınızın kenarından çıkan ölü derilerinizi dert etmeyin. Gece yatmadan önce bir yağ ile tırnak etlerinize hafifçe masaj yapın. Böylelikle, maniküre gereksinim duymadan ellerinizi yumuşak ve pürüzsüz tutabilirsiniz.
Ev Değişim Projeleri
Salı, Mart 10, 2009Beatrice, Paris'teki dairesinde müzik eşliğinde spor yapıyor. Bu arada telesekreterine mesajlar bırakan sevgililerinin çağrılarını duymuyor bile. Sonra sporu bırakıyor, müziği kapatıyor. Alelacele valizine bir şeyler tıkıştırarak evden çıkıyor. Taksiye biniyor. Havaalanına gidiyor. Uçağının varış noktası ABD. Ev değişim programıyla bir süre New York'ta tatil yapacak. Bu arada New York'taki evin sahibi aynı saatlerde Paris uçağına biniyor. O da Paris'e gelecek. Birbirlerini hiç tanımayan iki kişi birbirlerinin evlerinde kalacak.
Bu anlattıklarımız 1996 yapımı, A Couch in New York adlı filmden sahneler. Ülkemizde de New York'ta Bir Çılgın adıyla gösterildi film. Başrollerini de Juliette Binoche ve William Hurt oynamıştı. Film insanın girişimci ruhunu harekete geçiren ilginç konusuyla belleklerde kaldı. Otellere para harcamadan daha çok ülke, şehir görmek isteyenler evlerini karşılıklı olarak takas yapıyordu. Bu film uluslararası bir ev değişim sistemi Homelink'den esinlenerek yapılmıştı. Bu bir filmdi ama dünyada bu ev değişimi gerçekleştiren 17 bin kişi var. Hatta Türkiye'de bile.
17 BİN EV HİZMETİNİZDE
Homelink'in temsilcisi İzmirli Samim Er, Türkiye'den şu anda 50 kişinin bu hizmetten yararlandığını söylüyor. Sistemi söyle açıklıyor:
"Dünyada 60 ülkede uygulanan bu sistem 1953'te Amerikalı öğretmen olan David Ostroff tarafından kuruldu. Sistem ile bizim tanışmamız ise dört yıl öncesine dayanıyor. Bu sistem turizme yeni bir bakış açısı. Yıllık 200 YTL aidat ödeyerek üye oluyorsunuz. Ya katalog alıyor ya da bilgisayar ekranın başına geçip homelink sitesine giriyorsunuz. Önümüzde dünyanın her tarafına yayılmış 17 bin üyenin evlerinin fotoğrafları ve bilgileri var. Beğendiniz evi seçiyor sonra da sahibi ile tarih konusunda mutabık kalınca istediğiniz evde tatilinizi geçiriyorsunuz. Bu programın amacı, siz tatilinizi onun evinde yaparken o da veya bir başka üye de sizin evinize geliyor. Başka bir Homelink üyesi ile evinizi değiştirmiş oluyorsunuz. Bu arada Homelink tatili, karşılıksız bir değişim sistemi olduğundan konaklamalar için ne siz ücret ödüyorsunuz ne de onlar. Anlaştığınız diğer üye ile dilediğiniz ülkede, dilediğiniz dönemde, dilediğiniz kadar karşılıklı olarak gerek tatil amaçlı gerekse uzun dönem, siz onun evine o da sizin evinize konuk olursunuz. Sadece kullandığınız telefon veya elektrik gibi harcamaların parası ödüyorsunuz."
KULLANMADIĞIN YAZLIĞI VER ÜLKE ÜLKE DOLAŞ
Samim Er bu sistemin yazlık olarak kullanılan ikinci evlerin çok bol olduğu ülkemizde iyi işlediğini ileri sürüyor. "Ülkemizde yazlık evler yazın birkaç ay kullanılıyor sonra da boş kalıyor. Bu sisteme giren yazlıkçıların birçok ülkede bedava kalması içten bile değil. Çünkü Türkiye kıyıları yabancılar için çok cazip bir de buralarda bedava konaklama olunca adeta balıklama atlıyorlar. Bu nedenle yazlığınızda kalmadığınız elverişli mevsimlerde değişim yapabilirsiniz."
ÜYELİK BEDELİ 200 YTL
İnternette www.homelink.org ve www.homelinkturkey.com adreslerinden hizmet veren eş zamanlı ev değiştirme programında, kullanıcılar siteye üyelik dışında hiçbir ücret ödemiyor. "200 YTL karşılığında hayal bile edemeyeceğiniz bir ülkede sahil kenarında bir evde tatil yapabilirsiniz" diyor Samim Er. "Homelink, her yıl 800'ü aşkın sayfada binlerce ayrı liste ile ev fotoğraflarının yer aldığı Uluslararası Tatil Değişim Rehberi'ni yayımlıyor. Bu kitapta üyelerin adresleri, telefon numaraları ve e-posta adresleri var. Türkiye'deki üyeler homelinkturkey.com sitesine girip sitedeki evleri inceliyor, tatil programını belirliyor. Avrupalı birçok üyemiz bu sistem sayesinde sadece yaz tatilini değil hafta sonu tatillerini bile yabancı bir ülkede ve başka bir evde geçiriyor. Şayet yol parası sizin için sorun değilse bir yıl süresince dilediğiniz kadar değişim hakkınız var. Yoruluncaya kadar gezebilirsiniz Kanada HomeLink sayfasında bir değişimcinin bir yılda 20 defa bunu gerçekleştirdiğine dair kendi mektubu var."
İKİ TEMİZ ÇARŞAF BIRAKIN
Bugüne kadar 200 milyon ailenin bu sistem sayesinde evini değiştirdiğini söyleyen Er, başarılı bir ev değişim programı için yapılması gerekenleri şöyle sıralıyor: "Size mail gelmesini istiyorsanız gelen tüm maillere cevap verin, sabırlı olun. Evinizi dürüstçe ve doğru biçimde tanımlayın. Evinizi temiz bırakın. Her yatak için en az iki temiz çarşaf takımı ve her kişi için iki tuvalet seti bırakın. İlk yemeği hazırlanmış bırakın. Homelink'in geleneksel bir alışkanlığı olarak küçük bir hoş geldin hediyesi, her zaman memnuniyet oluşturur."
ODALAR KİRALANABİLİYOR
Homelink, uzun dönemli değişim imkanı da sağlıyor. Bu seçenek, uzak ülke değişimcileri arasında eğitim amaçlı kullanılıyor veya yurtdışı staj yapacak kişiler tarafından tercih ediliyor. Bir ayı aşan süreleri içeren bu konaklama seçeneğinde yine kira, konaklama ücreti ödenmiyor. Karşılığında sizin de evinizi aynı koşullarda diğer aileye açmanız gerekiyor.
Sistemi ekonomik kazanca dönüştürmek isteyenlere de imkan sağlanmış. Evin bir odası sabah kahvaltısı dahil olmak üzere makul bir ücret karşılığı diğer üyeye kiralanabiliyor. Ancak bu ücretin ülkedeki otel, pansiyon fiyatlarından çok daha ucuz olması gerekiyor.
GEZGİNLERE ÜCRETSİZ KONAKLAMA İMKANI SUNAN DİĞER WEB SİTELERİ
Gezginleri gittikleri ülkenin halkıyla buluşturan, ücretsiz konaklama imkanı sunan birçok web sitesi bulunuyor. Çoğu ücretsiz hizmet veren siteler, üyelerinin gittikleri ülkelerdeki güvenliği için çeşitli önlemler öneriyor. İşte bunlardan en fazla kullanılan sekiz site: á couchsurfing.comá hospitalityclub.orgá asmallworld.net á bewelcome.orgá yoursafeplanet.comá globalfreeloaders.comá stay4free.com á joomla.servas.org
İTALYA'DAN ANTALYA'YA GELDİLER
İtalya'nın Milano kentinde yaşayan Maria Luisa ve Ivano çifti (üstte), Antalyalı öğretmen Engin Durgal ile evlerini değiştirdi. Türkiye ziyaretlerinde Efes, Kapadokya, Olimpos, Aspendos'u gezdiler.
Kula'nın yeni doğa harikası
Salı, Mart 10, 2009Kula Belediyesi'nin yürüttüğü AB Jeopark Projesi çalışmalarını duyan emekli bir öğretmen, Belediye Başkanı Halil Gülcü'ye mektup yollayıp Börtlüce Köyü yakınlarında bulunan mağarayı tarif etti. Toprak kayması sonucu ağzı kapanan mağaradaki bazı sarkıt ve dikitlerinin define avcılarınca kırıldığı belirlendi. Mağarada oluşumun sürdüğünü söyleyen Başkan Gülcü, "Muhakkak koruma altına alınarak turizme kazandırılmalı. Jeopark projemiz kapsamında mağaranın yol ve altyapısını yapacağız" dedi.
Zeytinyağı Mucizesi
Salı, Mart 10, 2009
Ege'de ekimin son haftasından itibaren zeytin hasadı başlar. Hasat kasımın sonuna kadar sürer. Sonra ortalığı kesif bir zeytinyağı kokusu kaplar. Masalar donanır, lezzetli yemekler eşliğinde kadehler kalkar, o günlerde dağ taş hep zeytinden bahseder. Zeytin hasadı yaşama başka bir keyif verir.
Kasım ayından itibaren tüm Ege zeytinyağı kokmaya başlar. Özellikle Edremit Körfezi'nin etrafında, Kaz Dağları'nda bu koku daha da yoğunlaşır. İnsanın iştahını kabartır. Çünkü bu aylarda zeytin hasadı başlar. Toplanan zeytinler sıkımhanelerde zeytinyağına dönüşür. Ayvalık Ticaret Odası bu aylarda Ayvalık'ta "Zeytin Hasadı Şenlikleri" düzenler. Bu şenliklere hep katılırım. Aslında Ayvalık ve Cunda vazgeçemediğim sevgilimdir. Onu görmek için her bahaneyi kullanırım.
Bu yıl dördüncüsü düzenlenen "Zeytin Hasadına" gittiğimde, hava pırıl pırıl güneşliydi. Kuzeyden kopup gelen serin poyraz ise denizi hırpalıyordu. Poyraza sinirlenip beyaz beyaz köpüren deniz de hıncını kıyıları döverek alıyordu. Hasat her yıl aynı tarihlerde olduğu için, aslında poyrazla deniz arasındaki bu kavgayı -belki de sevişmeyi- biliyordum. Ama yine de bakışlarımı denizden alamıyordum.
Hasadın klasik bir programı vardı. Önce zeytinlikte hasat izleniyor, sonra sıkımhaneye gidilip, sıkım hakkında bilgi alınıyor, seçilen bir çiftlikte ünlü aşçı Yörük Mehmet'in hazırladığı yemekler yeniyor, sonra panelde konuşmacılar dinleniyor ve akşam yemeğinde Cunda'nın olağanüstü lezzetli mezeleri ve balıklarıyla gün bitiriliyordu. Ertesi gün tekrar panelde sorunlar tartışılıyor, öğle yemeği -ve sohbetler- bir akşam önce kalan yerden devam ediyor, zeytin pazarında zeytinyağlarının tadına bakılıyor, hasat Ümit-Cem Boyner çiftinin zeytin ormanlarının içindeki şahane evlerinde verdikleri parti ile son buluyordu.
ESKİ-YENİ TEKNOLOJİ
Program bu yıl da değişmedi. Ama ben programın hasat bölümüne katılmadım. Üç yıldan beri izlediğim için her detayı öğrenmiştim. Zaten yıldan yıla değişen pek bir şey olmuyordu. Zeytin, binlerce yıldan beri ya elle ya da silkme yöntemi ile toplanıyordu. Sıkma işini izlemeyi daha çok seviyordum. Tabii ki preslerde yapılan eski yöntemdi benim sevdiğim. Dev taş tekerleklerin ezip hamur haline getirdiği zeytinlerin çuvalların arasına konması, sonra bu çuvalların preslenmesi, preslenme sırasında akıtılan suyun (karasu) yağın üstünde birikmesi ve su atıldıktan sonra geride kalan zeytinyağının etrafa saçtığı koku... Bu sihirli bir kokuydu. İnsanın tüm hücrelerine sinen bir koku.
Ama artık bu eski teknoloji terk edilmiş, zeytinler yeni teknolojinin, görselliği olmayan makineleriyle sıkılmaya başlamıştı. Teknolojiye karşı değildim ama taş tekerleklerin, çuvalların, elle dönen preslerin zeytinyağına başka bir lezzet kattığına inanıyordum. Hele gökyüzüne doğru uzanan tuğla bacalarıyla eski sıkımhanelerin, zeytine daha yakıştığına saplanıp kalmıştım bir kere.
SAF YAĞIN PEŞİNDE
Yıllardan beri saf zeytinyağının peşinde koşturdum durdum. Hamur haline gelmiş zeytinlerin üstünde biriken yağları, fincanla şişelere doldurmak bir tapınma gibi bir şeydi benim için. Kimsede olmayan bu yağla övünmek, ikram ederken hikayesini anlatmak, beğeni cümlelerini keyifle dinlemek, yıllarca bana mutluluk verdi. Hálá da veriyor.
Şimdilerde de "Zeytin Sütü"nün peşinde koşturup duruyorum. Aslında bu özel yağın, benim fincanla zeytin hamurunun üstünden topladığım yağdan pek farkı yoktu. Burada zeytin hamuru, tülbent torbalara doldurulup asılıyordu. Yağ, torbanın altına konan kapta damla damla birikiyordu. Bir şişeyi dolduracak kadar yağın birikmesi neredeyse bir haftayı buluyordu. İngiliz ve Fransızlar bu yağa nedense "Zeytin Çiçeği" diyorlardı. Bence "Zeytin Sütü" daha yakışan bir isimdi. Bu yağın her derde deva olduğu söyleniyordu. İşte bu yağı, ikiye bölünmüş sıcak yarım ekmeğin içine döküp, üstüne tuz, kırmızı biber, kekik serptikten sonra yemeği hiçbir şeye değişmem. Damak çatlatan bu lezzeti başka hiçbir şeyde bulamam.
HASAT GÜNLERİ
Ayvalık Ticaret Odası'nın düzenlediği "4. zeytin Hasat Günleri" hem çok bilgilendirici hem çok lezzetli geçti. Oda başkanı Rahmi Gencer ile Ayvalık Zeytin Üreticileri Derneği Başkanı Sezai Madra panelde sorunları dile getirdi: Onlardan öğrendiğime göre, devlet üreticiye kilo başına 21 kuruş prim veriyordu. Halbuki bu prim AB ülkelerinde kilo başına 1.32 Euro idi. Dünya pazarında büyük oyuncu olmaya hazırlanan Türkiye'de üretici, artan mazot ve gübre fiyatları, kuraklık gibi olumsuzluklar yüzünden nefes alamaz hale gelmişti. Ayrıca merdiven altı üretim yapan, zeytinyağının içine çeşitli yağlar karıştırıp fiyatı kıranlar da gerçek üreticinin belini büküyordu. Bunun için sektörün tümü kayıt altına alınmalı, markalı ve kutulu yağ üretimi artırılmalıydı.
Bu yıl ki panel konusu ise "Zeytinyağı ve Sağlık" idi. Panele katılan Prof. Dr. Osman Müftüoğlu dili döndüğü kadar bu konuyu anlattı. Panel sonunda anladım ki bu mucize iksirin iyileştirmediği yara, şifa vermediği bir hastalık yoktu. Zeytinyağı yaşam kalitesini artıran gıdaların baş köşesinde oturuyordu.
DAMAK ÇATLATAN TATLAR
Öğle yemeğinde Yörük Mehmet konukları mangalda sucuk ile karşıladı. Ardından güveç ve iç pilav sökün etti. Tabii ki Ege otları ihmal edilmemişti. Masaya konan çanaklardaki erken hasat zümrüt yeşili zeytinyağına ekmekler batıp çıktı. Yemek zeytinyağlı irmik helvası ile noktalandı. Bu ziyafete Sevilen firmasının pembe, kırmızı ve beyaz şarapları eşlik etti.
Akşam yemeklerinin vazgeçilmez adresi ise Cunda Adası'ydı. Sahildeki restoranlar masaları toplamış, kışlık mekanlara çekilmişlerdi. Bay Nihat, yine muhteşem mezeleriyle konukları şaşırttı. Masalara ardı ardına konan tabaklar övgü sözcükleriyle karşılandı ve uğurlandı. Çok yiyenler, "zeytinyağı dokunmaz" sözleriyle avutuldu. Ben de avutulanlardan biriydim. Öylesine çok yedim ki, hatır sormak için gittiğim Nesos'ta Murat'ın ikramlarına ilk kez hayır dedim. Oysa yıllar boyu Nesos benim lezzet sığınağım olmuştu.
Yeme-içme, görme, öğrenme fasılları Boynerler'in evindeki muhteşem partiyle sona erdi. Partide taze nar suyuyla yapılan kokteyl eşliğinde önce yine zeytin konuşuldu. Ama ilerleyen saatlerde zeytinin pabucunun artık dama atıldığını, konunun karadikene (deniz kestanesi), mantıya, papalinaya, köfteye, yaprak sarmasına, müziğe ve dansa kaydığını gözledim.
Son gün her gelişimde yaptığımı yaptım. Önce Dedenin Yeri'nde Ayvalık tostu yaptırdım. Sonra Taş Kahve'ye gittim. Henüz kimsecikler gelmemişti. Kediler kıyıda balıkçı dostlarının yolunu gözlüyordu. Sessizliğin ve kış başı güneşinin tadını çıkardım.
Gelecek hasada sizi de bekleriz. Ama Ayvalık'a gitmek için hasadı beklemeye gerek yok. Her an bir bahane bulunabilir. Yeter ki siz niyetlenin. Giderseniz pişman olmazsınız..
Tanrı'nın ışığı, damakta yaşayan Akdeniz tadı
Yani öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı / yetmişinde bile / mesela zeytin ağacı dikeceksin.
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil / ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için / yaşamak yanı ağır bastığından...
Böyle diyor Nazım Hikmet. Zeytin ağacı dikmeyi, yaşamı ciddiye almanın göstergelerinden biri sayıyor. Ne şanslı ağaçtır ki, asırlar boyu yazarların övgülerine konu olmuş, hep sevilmiş, barışı simgelediği için başlara taç edilmiştir. Zeytin ağacı dendi mi, ardından akıllara hemen deniz gelmiştir. Zaferi, ödülü, arınmayı, gücü çağrıştırmıştır hep. Bir yanından lezzeti damlatırken, diğer yanından şifa dağıtmıştır.
Deniz deyince; zeytinin denizi Akdeniz'dir. Onun kıyılarında hayat bulup, hayat vermiştir. Bunu en güzel Akdeniz'in yazarı Lawrance Durrell anlatabilir: "Bütün Akdeniz, heykeller, palmiyeler, altın kolyeler, sakallı kahramanlar, şarap, fikirler, gemiler, ayışığı, kanatlı gorgonlar, bronz adamlar, filozoflar... Yani Akdeniz'in tümü dişlerin arasındaki kara zeytinin ekşi, sert tadından çıkmış gibi. Etten ve şaraptan daha eski bir tattan. Soğuk su kadar eski bir tattan." Georges Duhamel ise zeytin ağacının vazgeçtiği yerde Akdeniz'in de bittiğini söyler. Arif Damar, bir zeytin ağacı gibi bin yıl severek yaşamaya davet eder.
Çok zengin bir sembolizması vardır. Ortaçağda altını ve aşkı simgeler. Angelus Silesius, Süleyman Mabedi'nden esinlenerek, "Kapında altın renkli zeytin ağacı görürsem, seni o dakika Tanrının Kutsal Mabedi bilirim" diye yazar. Japonya'da ise başarının sembolüdür. Zafer ağacıdır. Bir başka inanca göre, seçilmişler cennetini sembolize eder.
Kutsaldır. Kuran'da Nur suresi der ki: "Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun sıfatı, sanki içinde ışık bulunan penceresiz bir hücredir. O ışık, bir cam muhafaza içindedir. Camda sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Bu ışık, güneşin doğuşunda ve batışında gölgelenmeyen mübarek bir zeytin ağacının yağından yakılır. O'nun yağı, kendisine bir ateş dokunmasa bile hemen ışık verir. Bu ışık, nur üstüne nurdur..."
Bir inanışa göre, İsa'nın çarmıha gerilişini, havarilerden başka orada bulunan sekiz zeytin ağacı da görür. Onun için Hıristiyanlar için zeytin İsa'nın gözyaşını sembolize eder. Zeytinyağı, vaftiz törenlerinin kutsal yağıdır. Nuh peygamber büyük tufanın bittiğini, beyaz güvercinin getirdiği zeytin dalından anlar.
Ayşe Arman:Elele'ye kapak oldum bu da bana kapak oldu
Salı, Mart 10, 2009
BİR ay boyunca canım arkadaşım Neyyire Özkan ile Santral İstanbul'un içindeki Tamirhane'de çekimler yaptık.
Canla başla çalıştık.
Ve acayip heyecan yaptık.
Bunca yıldan sonra televizyona iş yapacaktım.
Elele'ciler de geldiler güzel güzel fotoğraflarımı çektiler, "Madem artık televizyon için de röportajlar yapacaksın, biz de bu haberi duyuralım, seni kapak yapalım" dediler.
Sonra ben o çekimleri izledim.
Ve şunu fark ettim.
NTV'ciler, Neyyire, onun ekibi ve sevgili yönetmenimiz Şafak (Bakkalbaşı) elinden gelen her şeyi yaptı ama benden televizyona iş çıkmıyor.
Olmuyor yani.
Fazla doğal, fazla hareketli ve fazla amatörüm.
Benim gazetede kalmam gerekiyor, en azından şimdilik, istemedim karşınıza bu şekilde çıkmak.
Ve şunu anladım, insanın gazeteye iyi röportajlar yapması, televizyona da yapacağı anlamına gelmiyor.
Sıradan, vasat bir şeyle çıkmak istemedim karşınıza.
Bir gün elbet çalışır, kendimi geliştirir, içime sinen adam gibi bir programla karşınıza çıkarım.
Çevreye verdiğim zarardan dolayı herkesten özür dilerim.
İstanbul'u özlemek
PAM...
Sarper'in karısı, Erin'in annesi, benim de Dubai'deki en yakın arkadaşlarımdan biri.
Güya Amerikalı...
Ama bence içi Türk, dışı Amerikalı...
Geçen gün "Sultans of Dubai"deki (Dubai'deki Türk kadınlarının yazıştıkları bir internet sitesi) kadınlardan biri, "Kızlar, canınız en çok ne istiyor? Size İstanbul'dan getireyim?" diye yazıyor, o da şu aşağıda gördüğünüz e-mail'i döşeniyor.
İstanbul'da yaşayanlar için bir şey ifade etmeyebilir.
Ama İstanbul'u özleyenlerin yüzünde bir gülümseme oluşabilir.
Buyurun burada okuyun:
Benim özlediğim şeyleri getirmek zor!
İşten çıktığımda sokaklar boş olurdu. Issız Nişantaşı sokaklarını özledim. Ve yürürken topuklarımın çıkardığı sesi.
Manavları özledim. Her an taze bir şey bulabildiğin manavları. En çok da tadı ve kokusu olan domatesleri.
Adam gibi zeytin yemeyi özledim.
Pazara gitmeyi. Sokaklardan yükselen yeşillik kokusunu...
Ülker çikolata özledim. Fıstıklı olanı.
Beyoğlu sokaklarını.
Sürprizli İstanbul yokuşlarını.
Tabii ki Boğaz'ı.
Rakılı ve manzaralı balık sefalarını.
Sokak kedilerini.
Boğaz'dan esen rüzgárı.
Güzel kafeleri.
Sokakta yürümeyi.
Apartmanlara girerken burnuma gelen ev yemeği kokusunu.
Kebapçılarda bahçede oturmayı.
Starbuck's ve Costa'da içilen kahveyi değil, gerçek kahveyi.
Çay.
Paşabahçe'de dolaşmayı, uygun bir fiyata bir şey bulmayı.
Hisar'da kahvaltı.
Menemen, bal-kaymaklı.
Beyoğlu'nun arkasındaki kalabalık küçük otoparkları.
Ciğer yemeyi.
Profiterol.
Kantin'in cacığını.
Tabii ki balık ekmek.
Arnavutköy'de köfte yemeyi.
Kestane. Hem sıcak kestane hem kestane sekeri.
Gerçek çaylar. Ihlamur, papatya...
Network'ten takım elbise.
Nar ekşisi.
Salep.
Patlıcan. O küçük, kuru patlıcanlarla ne şahane dolma yapılır.
Hotiç ayakkabı.
Güneşi Gördüm - Fragman
Salı, Mart 10, 2009bu filmi izlemek lazım diye düşünüyorum mahsun kırmızıgül sinemada güzel projelere imza atmaya devam ediyor
Yoksa rüküş müsünüz?
Çarşamba, Mart 04, 2009
Bazen moda diye giyindiğiniz şeylerin aslında büyük bir hata olduğunu ancak çevrenizdekiler sizi uyarınca anlıyorsanız modanın hatalarından ders almalısınız.
Ünlü isimlerin yaptığı moda hatalarını gerek dergilerden gerekse televizyonlardan öğrenebiliyorsunuz. Peki ya sizin yaptığınız hatalar? Onları nereden öğrenmeyi düşünüyorsunuz? Siz bu sorunun cevabını düşünürken biz de sizlere modanın çok sık rastlanan hatalarını göstermeyi bir borç biliyoruz.
YANLIŞ DURUŞ
Anneniz belki de sizi genç kızlığınızdan beri uyarıyor, fakat siz bir türlü doğru şekilde durmayı başaramıyorsunuz. Oysa bir elbiseyi doğru şekilde taşımak istiyorsanız işe dik durarak başlamalısınız. Dik durmak sizi en azından 1 ya da 2 kilo daha zayıf gösterecektir. Dik durmak derken mutlaka kafanızda kitap taşır gibi yürüyün demiyoruz, fakat en azından omuzlarınızı dik tutmalısınız.
İÇ ÇAMAŞIRI
Dışınızın güzel görünmesi sizin için ne kadar önemliyse içiniz de o kadar önemlidir. Örneğin dar bir pantolon altına giyeceğiniz lastikleri kalın bir iç çamaşırı kalçanızı çok çirkin gösterecektir. Bunun yerine kalçayı kaldıran ve izleri belli olmayan bir iç çamaşırı seçebilirsiniz. Aynı şey sutyen seçiminde de geçerlidir. Bazen yanlış sutyen seçimi nedeniyle göğüsleriniz sarkık, büyük ya da olduğundan küçük görünebilir. Bu nedenle iç çamaşırı konusunda hassas davranmalısınız.
FARKLILIK
Alışverişe gittiğinizde her zaman aynı tür şeylerden almaktan vazgeçmelisiniz. Çünkü aynı şeyleri giymek modayı takip etmenizi engeller. Mutlaka en yeni modelleri giyinmeniz gerekmiyor, fakat zaman zaman kendinize yakışan farklı şeyleri almaktan da çekinmemelisiniz. Eski bir eteğinizle yeni moda bir bluzu kombine edebilir, farklı bir tarz yaratabilirsiniz.
MODA KURBANI
Modayı takip etmek demek her şeyi giyebileceğiniz anlamına gelmiyor. Örneğin; dar elbiseler moda olabilir, fakat kilolu biriyseniz bu dar elbiselerden giyinmek mecburiyetinde değilsiniz. Çünkü olduğunuzdan daha kilolu görünebilirsiniz. Yaşınıza, vücut şeklinize ve yaşam tarzınıza uygun seçimler yapmaya dikkat etmelisiniz.
AKSESUAR SEÇİMİ
Giydiklerinizi aksesuarlarla tamamlamayı sevseniz de ne bulursanız takıp, takıştırmak yanlıştır. Çünkü çok fazla aksesuar takmak giydiğiniz şeyi gölgede bırakabilir. Bunun yerine giydiklerinize uygun bir küpe ya da kolye sizi daha zarif ve güzel gösterir.
AYAKKABI SEÇİMİ
Kıyafetinize göre ayakkabı seçiminizi de doğru şekilde yapmalısınız. Abiye bir kıyafetin altına sade bir ayakkabı giyinmek kıyafetinize yansıyacak ve sizi kötü gösterecektir. Bunun yerine topuklu, klasik bir ayakkabı giyebilirsiniz. Aynı şekilde spor bir pantolonun altına klasik bir ayakkabı giyinmek yerine spor ayakkabıyı tercih etmelisiniz.
RENK SEÇİMİ
Giydiğiniz kıyafetin renkleri hem size hem de giydiğiniz diğer şeylere uymalıdır. Örneğin pembe bir eteğin üzerine yeşil bir bluz giymek olmaz. Renk uyumuna dikkat etmelisiniz. Aynı zamanda ayakkabı ve çanta seçiminde de giydiğiniz renkleri göz önünde bulundurmalı ona göre bir seçim yapmalısınız.
BÜYÜK BEDEN KIYAFETLER
Bol kıyafetlerin kiloları sakladığını düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz çünkü aksine vücudunuza oturmayan kıyafetler sizi şişman gösterir. Bol kıyafetler giymeyi seviyorsanız, tüm kıyafette tek parça bol kıyafet giymeye çalışmalısınız.
İNDİRİM DÖNEMİ
Sırf indirim var diye indirim döneminde giymeyeceğiniz kıyafetler almaktan vazgeçmelisiniz. Çünkü bu gereksiz dolap kalabalığından başka hiçbir işe yaramaz. Alışverişe çıktığınızda size gerekli olan şeyleri almaya özen göstermelisiniz.
Erkeklere bunları söylemeyin!
Çarşamba, Mart 04, 2009
Çoğu zaman erkeklerin söylediği kırıcı sözlerden şikayet etseniz de onların da ara sıra sizin gibi düşündüğü ve söylediklerinize sinirlendikleri hiç aklınıza geldi mi?
Erkekler bazen öyle sözler söylerler ki duyduklarınıza inanmakta zorluk çekersiniz. Fakat suçu sadece onlara atmak marifet değildir. Çünkü erkeklerin de duymaktan hoşlanmadığı sözler vardır.
Ay çok şirin
Siz sevdiğiniz erkeğe iltifat etmeye çalışıyor olabilirsiniz; fakat şunu bilmenizde yarar var: erkekler ‘şirin’ sözcüğünden nefret ederler. Eşiniz şık bir kıyafetle karşınıza çıktığında ona ‘çok şirin olmuşsun’ demek erkeklik gururuna hakaret etmek anlamına gelebilir. Bu nedenle ‘şirin’ sözcüğünü mümkün olduğunca az kullanmalısınız.
Konuşmamız gerek
Bu iki kelime erkeklerin arkasına bakmadan kaçmak için yer arayacağı kelimelerdir. Bu nedenle eğer bir sorununuzu paylaşmak için konuşacaksanız direkt olarak ‘konuşmamız gerek’ demeyin. Konuya girmek için uygun anı kollayın ve beklemediği bir anda konuyu açın.
Sadece bir oyun
Eşiniz futbol maçı izlerken ona ‘ Niye bu kadar önem veriyorsun, sadece bir oyun’ derseniz kalbini kırmış olursunuz. Çünkü erkekler için spor karşılaşmaları hayatlarının vazgeçilmezidir. Ona saygı gösterdiğinizi bilmesini istiyorsanız, bu tür spor aktivitelerinde ona destek olmalı, gerekirse birlikte seyretmeyi teklif etmelisiniz.
Hiçbir şey yok
Suratınız beş karış ve sinirli olduğunuz her halinizden belli. Eşiniz yanınıza gelip size ne olduğunu sorduğunda kesinlikle ‘hiçbir şey yok’ demeyin. Çünkü yüzünüz zaten sizi ele veriyordur. Onun tahmin etmesini beklerseniz daha çok beklersiniz.
Ne giymişsin öyle?
Erkekler kadınlar gibi ne giyeceklerini saatlerce düşünmezler, bu nedenle kıyafetlerin eleştirilmesinden nefret ederler. Eğer üzerindekini beğenmezseniz ona güzel bir şekilde ‘bence sana öteki daha çok yakışıyor’ demeniz yeterlidir.
Sence güzel mi?
Birlikte bir yerlere gittiğinizde gördüğünüz güzel kadın için ‘sence güzel mi?’ diye bir soru sormanız erkekleri çileden çıkartır. Çünkü hangi cevabı verirlerse versinler mutlu olamayacağınızı bilirler. ‘hayır’ deseler inanmayacaksınız, ‘evet’ deseler kavga edeceksiniz. Bu ikilemi yaratmamak adına bu soruyu da sormayın.
Kilolu görünüme son!
Çarşamba, Mart 04, 2009
Kıyafet tercihleriniz ile fazla kilolarınızı kapatmanız mümkün! İşte öneriler...
Desenli modellerden kaçın
Tek renk ve koyu elbiseler sizi olduğundan daha zayıf gösterir. Bunu yanı sıra aynı rengin farklı tonlarını birlikte kullanabilirsiniz. Bunlar bej, deniz mavisi, mercan ya da teninize en iyi giden renklerde desenleri olan giysilerde olabilir.
Kumaş seçiminde dikkatli olun!
Katı, sert ve vücuda yapışan kumaşlardan uzak durun. En iyi seçim, hafif, yumuşak ve giyildiğinde vücudundan kayan kumaşlardır. Böylelikle hatlarınızı kapatmış olursunuz.
Kıyafeti vücudunuza göre seçin
Geniş omuzlara sahipseniz, kesinlikle vatka yada herhangi bir omuz aparatı kullanmamalısınız. Vücudunuzun üst kısmını daha küçük göstermek için modaya uygun V yakalı elbiseler veya V yakalı üstleri tercih edebilirsiniz. Eğer omuzlarınız dar, basen kısmınız geniş ise; yani armut biçiminde bir vücuda sahipseniz, boynunuzu kalın göstermeyen, dikdörtgen kıyafetleri tercih etmelisiniz. Üst için yuvarlak, oyuk yaka kesimleri, alt için ise düz etek ya da normal kesim pantolonları tercih edebilirsiniz…
Büyük kalça ve basenleri kamufle etmek için rahat pilili, bel kısmı büzgülü rahat etek ve pantolonları da tercih edebilirsiniz. Düz çizgili, yan cepli ya da cepsiz modeller tercih edebileceğiniz alternatifler arasında yerini alıyor. Basenleri küçük göstermek için ise beli düz yarım ya da dizden hafifçe aşağıda pantolonları tercih etmelisiniz. Basenlerini daha fazla kamufle etmek isteyenlerdenseniz, etek ve pantolon giydikten sonra kalçalarınızı örtecek uzunlukta bluz ya da bluzun üzerine örgü tunikler giyebilirsiniz.
Ayakkabıları es geçmeyin
Zayıf görünüm için sadece kıyafetler yeterli değildir. Bunlarda ayakkabılarında payı çok fazla. Eğer ayakkabılarınız genişse ince şeritli ve düz sandaletler, ufak topuklu ayakkabılar giymemelisiniz. Onların yerine yüksek topuklu ayakkabıları tercih etmelisiniz. Ayak bileğine dolanan ve kare topuklardan uzun durmalısınız. Çünkü bu topuk tercikleri bacakları olduğundan daha kısa ve kilolu gösterir.
Ayşe Arman:Bu salaklığı nasıl yaptım?
Çarşamba, Mart 04, 2009
| Ama yapmışım işte! Dün bir kız arkadaşımla karşılaştım. Sıkı gece hayatı olan bir arkadaşım. Gülerek, "O röportaj olmamış!" dedi, "Hangi röportaj?" dedim, "Pazar günkü Reha Muhtar röportajı" dedi. "Niye?" dedim. Yüzüme baktı ve şöyle dedi: "E adamın en önemli özelliklerinden birini yazmamışsın!" * Şimdi efendim, kulağınızı kocaman açın... Ve beni dinleyin... Çünkü size Reha Muhtar’ın en önemliklerinden birini söylüyorum: Acayip iyi dans ediyormuş! Dedi ki arkadaşım, "Biliyorsun, dünyanın en küçük adamı değil. Hatta, cüsseli kocaman bir adam. İşte o cüsseyle, öyle bir dans ediyor ki inanamazsın. Acayip esetik. Bir gece tesadüfen Şamdan’da dans ederken gördüm, gözlerime inanamadım. Müthiş bir ritm duygusu var..." İyi dans eden adama çok sık rastlanmıyor. Bu bilgiyi sizinle paylaşmadan edemedim. Reha Muhtar beni şaşırtmaya devam ediyor. Yeni fikirler yeni tartışmalar yeni gazeteler Bazı insanlar, durumlar ve olaylar bende sigara içmeyi isteği uyandırıyor. Ayıptır söylemesi bazı insanlar da sevişme isteği... Bazı insanlar uyuma... Bazı insanlar seyahate gitme... Serserilik yapma... Aylak aylak dolaşma... Fatih Altaylı’nın gazetesi Haberturk de, bende daha fazla çalışmak ve rekabet isteği uyandırdı! Pazar günü sabahın köründe Betûl Mardin’i aradım, eski bir gazeteci olan kayınvalidem önce "Hayırdır?" dedi, sonra nasıl anladı bilmiyorum, "Sen şimdi yeni gazeteyi merak ediyorsundur, değil mi?" dedi ve inanmayacaksınız ama haber başlıklarını tek tek okudu. Onun sayesinde Muhittin’in (Sirer) Pazar ilavesini de okumuş oldum. Bizim meslekte yenilik, yeni fikirler, yeni tartışmalar önemli... Yeni gazeteler de... Yürekten kutlarım, yolları açık olsun. Güler Sabancı’yı kıskandım Ve Güler Sabancı sahnedeydi... Ben size bir şey söyleyeyim mi Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın gecesinde sahnede Tan Sağtürk ile tango yapan Güler Sabancı’yı çok kıskandım. Ve şapka çıkardım. Öncelikle bir fantezimi kısmen de olsa gerçekleştirmiş olduğu için. Ben de hep kendimi üzerinde seksi bir salsa elbisesiyle sahnede hayal ederim, karşımda da iç gıcıklayıcı bir adam, herkes bize bakıyor, biz kendimizi kaptırmışız, inanılmaz bir performans sergiliyoruz... Güler Sabancı iyi, kötü bunu gerçekleştirdi. Türkiye’nin en güçlü kadını, çeşitli şirketlerin başında olunca ve çok ciddi beyanatlar verince olunmuyor... Bence yani... Tam da bu tür şeylerle olunuyor... Çünkü oraya çıkmak cesaret istiyor, fırlamalık istiyor, muziplik istiyor. Bu tür yaratıcı gecelerin artması dileğiyle... Güldünya konserine gitmelisiniz çünkü... 1-) Bu ülkenin en güçlü 9 kadın sesi, önümüzdeki pazartesi ilk kez aynı sahnede bir araya gelecek (Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Emel Müftüoğlu, Şebnem Ferah, Aynur, Funda Arar, Aylin Aslım, Şevval Sam, Rojin) ve "Bu ülkede kadınlar da var!" diyecek. 2-) Bir sosyal yardım konseri. Gelirinin tamamı, şiddet gören kadınlar için bir yıldır faaliyet gösteren Acil Yardım Hattı’na aktarılacak. 3-) Sosyal yardım konseri dedim ama sıkıcı bir konser demedim, BKM tarafından organize edilen bu konserde pek çok sürpriz düet dinleyeceksiniz. Hadi ben bir tanesini söyleyeyim: Ajda Pekkan Kürtçe şarkılarıyla tanınan Aynur ile Kürtçe-Türkçe düet yapacak. Gerisini siz düşünün. 9 Mart saat 21:00’de İstanbul Maslak TİM’de, biletler de Biletix’te. Mutlaka gidin, hem eğleneceksiniz hem kendinizi işe yaramış hissedeceksiniz..! İmam hatipliler bara gider mi? İmam hatiplilerin sevgilisi olur mu? "Ahmet Hakan’la söyleşinizde imam hatiple ilgili bir sorunuza denk geldim. Kuzum, kafanızda nasıl bir imaj var İmam Hatiplilerle ilgili? Emin olun imam hatipliler, devletine, milletine bağlı laik, sosyal ve demokrat insanlar. Uzaylı değil onlar. Eğer bir aksaklık ve yanlış varsa: 1-) O okullarda görev yapan öğretmenler sorgulanmalı ve eleştirilmeli. 2-) O imajı zedeleyen kişiler o okullardan alınmalı. Çünkü bu öğretmenler Milli Eğitim’in öğretmenleri. Artık yeter, imam hatipliler, toplum içinde ezik konumuna düşürülmemeli, ikinci sınıf vatandaş muamelesine tabi tutulmamalı. Bu toplum İmam hatiplileri yanlış tanıyor. Bir kere hepsi tutucu insanlar değil. İmam hatiplilerin de sevgilisi olur, onlardan da bara giden olur, onların da başı açık olanı, namaz kılmayanları vardır. Bir de şu var tabii: Eskiden, ilkokuldan sonra giriliyordu, 12 yaşındaki çocuğun ne seçme hakkı olur? Birisi senin adına seçmiş, sen de gitmiş, normal okul gibi okumuşsun. Ama bu toplum, sürekli ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapıyor. Lütfen imam hatiplileri hor görmeyelim. Unutmayın, biz kullar her şeyi unuturuz, ama yaradan bizleri asla unutmaz. Onun için her gün birkaç dakikamızı ayırıp dua etsek fena mı olur? Onu hatırlasak, bu bile bir ibadettir. Biz kullar, azla yetinmesini bilmeliyiz. Bu da sabır, şükür ve dua ile olur..." (Osman K. T) Teşekkür ederim malinize, olduğu gibi yayınlıyorum. Ama mailinizi bitirme biçiminiz bile imam hatipin düz lise farkını gösteriyor. |
| 4 Mart 2009 |
| |
40 gün oldu / AYŞE ARMANIN babası için yazısı
Çarşamba, Şubat 18, 2009Birdenbire, elimde tuttuğum Hürriyet Gazetesi’nin logosunu fark ediyor. Heyecan içinde, "Anne, Hugo’nun H’siiii" diye bağırıyor. "Evet" diyorum, "H harfi bu, aferin!" Gaza geliyor, minik parmağıyla diğer harfleri de işaret ediyor, "Ester’in E’siiii... Rob’un R’siiii... İris’in İ’siiii..."
Durdurabilene aşk olsun.
Arkadaşlarının isimlerini tek tek sayıyor.
Çünkü bizimki, alfabeyi öğreniyor.
Bu aralar en büyük eğlencesi harfler...
Ve sayılar...
Allah sizi inandırsın gördüğü her şeyi sayıyor...
Koltuğun üzerindeki desenleri, halının saçaklarını, vücudumdaki benleri, aprondaki uçakları...
*
"Adana’da kimler olacak? Sayalım..." diyor.
O minik parmaklar yine devrede...
"1- Oma Meki, 2- Suna Teyze, 3- Keko, 4- Ela, 5- Lara, 6- Nevzat, 7- Yeliz..."
Derin bir iç çekiyorum, ben malımı bilirim devamı gelecek... Geliyor...
"8- Mehmet Dede... Peki o nerede?"
"Söyledim ya gökyüzüne gitti..."
"N’apıyor orada?"
"Bulutların arasından, bize bakıp gülümsüyor..."
"Yalnız mı?"
"Bilmiyorum."
"E biz uçaktayız, pilota söyleyelim bizi Mehmet Dede’nin yanına götürsün, onu da alalım Adana’ya öyle gidelim, yalnız kalmasın orada..."
"Onun olduğu yere uçakla gidilmiyor..."
"Peki nasıl gidiliyor, gökyüzüne nasıl çıkılıyor? Merdivenle mi?"
*
THY’nin uçağıyla Dubai’den havalandık.
Önce İstanbul, sonra Adana yapacağız.
Babamın 40’ı var, biz ana-kız ona katılacağız. Gazete okumaya çalışıyordum vazgeçtim. Alya, makineli tüfek gibi cevabını bilmediğim sorular soruyor.
O, karşımda hayatı temsilen duruyor.
Evet Alya, hayat...
Babam ise ölüm...
Ne tuhaf, hálá babamın ölmüş olduğunu kabullenemiyorum, sanki uzaklara bir yere seyahate gitmiş gibi geliyor, benim aklım ölümü almıyor.
*
"Bu kavak ağaçları büyüdüğünde, ben ölmüş olacağım!" derdi. Haklı çıktı. Nasıl da büyümüş kavak ağaçları. Rüzgarda fışır fışır ediyorlar. 40’ı için herkes çiftliğe geldi. Duası burada okunacak.
Avlusuna Cahit Sıtkı’nın "Otuzbeş Yaş Şiiri"nin son mısrasını astığı çiftlik..
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında
Ali Amca, "Abi insanın moralini bozuyor, niye çaktırdın o dizeyi?" diye sormuş.
Babam da "Hepimizin gideceği yer orası değil mi? Benim moralim bozulmuyor. Aksine hoşuma gidiyor" demiş.
Köylülerden biri yanıma geldi, "Akis Ağa’yı çok özleyeceğiz" dedi. Ben de gayri ihtiyarı "Akis Ağa da kim?" dedim. Sonra anladım ki, o köylü, "risk"e de "riks" diyor.
"Aksi Ağa’yı çok özleyeceğiz" demeye çalışıyor.
Babamın takma isimlerinden biriymiş...
*
Tavuklar pek meşgul, sürekli koşturuyorlar. Kediler doğurmuş, kalabalığa aldırmadan alt alta üst üste uyuyorlar, ileride bir minik kangal oyun oynuyor, kangal yavruları çok şeker oluyor.
Çocukluğumda babamın kucağına oturup sürmek için ölüp bittiğim traktörler orada...
Ve su içtiğim tulumba... Göz alabildiğine mandalina, portakal ve turunç ağacı...
*
Murat Hoca, dua okuyor.
Güzel sesi bütün avluda çınlıyor.
Bir taraftan onu dinliyorum, bir taraftan da içinde olduğum odayı inceliyorum. Burası, babamın çalışma odası. İçimden "Pes baba!" diyorum. Nenemin aynalı konsolunu odanın bir tarafında dayamış, çünkü atmaya kıyamamış, üzerine de bir sürü kitap yerleştirmiş. Dedemin yazı masasına da ise kendine çalışma masası yapmış...
Rebul Lavanta duruyor masanın üzerinde, babam gibi kokuyor, içim bir fena oluyor, ağlama isteği sağanak bir yağmur gibi geliyor ve anında gidiyor.
Çünkü arkadaki raflardan birinde nenemin topuklu ayakkabılarını ve dedemin lacivert kareli ev terliklerini görüyorum. Bakar mısın, onları da saklamış! Şaka gibi... Gülmeye başlıyorum...
Büyük dedenin traş tasını da atmamış, içine bozuk para doldurmuş. Bu odaya babam, ölmüş ve yaşayan bütün sevdiklerini sığdırmış.
Duvarlarda resimler, fotoğraflar...
Başka neler yok ki?
Elle çevirmeli telefon, doktor dededen kalma mikroskop, tansiyon aleti, termometre, barometre, saatler, haritalar, lambalar...
Bir çekmeceden ablamın ve kardeşimin küçüklük resmi çıkıyor, diğer çekmeceden benim karnem.
Meğer babam acayip biriktirme meraklısıymış.
Ne tuhaf, babam benim sandığım adam da değilmiş.
Onu, yokluğunda tanımak çok koyuyor.
"Zaman her şeyin ilacı, hayat devam ediyor" filan deniyor ama insan bu kadar büyük bir kayıptan sonra nasıl toparlanıyor?
Allah’tan Alya var, hep ensemde, sabahın köründe uyandırıyor:
"Hadi anne, çok işimiz var. Saymaya oyunu oynayalım. 1, 2, 3, 4..."
İstanbulda Çaybahçeleri
Cumartesi, Şubat 14, 2009
YEŞİL KAFE
1990 yılında beri sezonluk olarak hizmet veren Yeşil Kafe, çay ve kahvenin yanında simit, poğaça, börek, tost, hamburger gibi yiyeceklerden de tadabiliyorsunuz. Deniz kıyısındaki bir yerde dinlenmek ve klasik müzik eşliğinde beş çayı içmek istiyorsanız 08:00- 24:00 saatleri arasında hizmet verdiğini belirtmek isterim.
Fenerbahçe Parkı, Kadıköy/ İstanbul
(0216) 336 38 28
PİERRE LOTİ
Adıyla anılan tepe ve çay bahçesi İstanbul'a simge olmuş turistik mekanlardan biri.
Kahve, sabah 08:00 civarlarında açılıp, akşam 00:00 sularında kapanmaktadır. Pierre Loti Tepesi aşıkların uğrak yeridir. Haliç'in muhteşem siluetini izlerken çayınızı büyük bir keyifle yudumlayıp, doyumsuz sohbetler yapabiliyorsunuz.
Gümüşsuyu Caddesi, Balmumcu Sok. No:5 Eyüp/ İstanbul
(212) 581 26 96
KEMAL’İN YERİ
1970 yılından beri hizmet veren ve tavşankanı çaylarını müşterileriyle paylaşan İstanbul’un klasiğidir Kemal’in Yeri. Ağaçların altında ruhunuzu dinlendirirken bir şeyler atıştırmak isterseniz bu şirin mekanı öneririz.
Moda Caddesi Ferit Tek Sokak. No:7 Moda/ İstanbul
(216) 336 03 94
BELTAŞ
Yer belediyenin, işletme özel, 10 senedir bu şekilde hizmet veriyor müşterilerine. Ortaköy’ün denize sıfır tek kahvesi Beltaş. Her gün 07:30-00:00 saatleri arasında açık olan mekan, sabahları kahvaltı, diğer saatlerde ise ızgara çeşitleri, makarna, turta, kek, kumpir, pasta, tost ve makarna gibi çeşitleri bulunuyor.
Ortaköy Camii Yanı, Ortaköy/ İstanbul
(212) 259 07 32
BEBAK KAHVE
Bebek’in en meşhur kahvelerinden biri olan bu mütevazı kahve, sabahın erken saatlerinden, 21.30’a kadar açık. Politikacılardan şovmenlere, öğrencilerden ev hanımlarına kadar pek çok ismi ağırlayan kafede günün her saati kahkaha ve tavla sesleri duymak mümkün.
Bebek Camii Yanı, Bebek/ İstanbul
(212) 257 54 02
DOLMABAHÇE AİLE ÇAY BAHÇESİ
1993 yılından beri hizmet veren bu çay bahçesini bilmeyeniniz var mıdır? Kraliçe Elizabeth’i bile ağırlamıştır. Belki birçoğunuz arabanızla önünden geçmiş, birçoğunuzda arabanızı kenara çekip bir bardak çay içmişsinizdir. 07:00-03:00 saatleri arasında açık olan işletmede çayın yanı sıra tost ve dürüm çeşitleri de mevcuttur.
Dolmabahçe Sarayı Yanı, Beşiktaş/ İstanbul
(212) 292 28 37
HİSAR AİLE ÇAY BAHÇESİ
40 yıllık geçmişi olan çay bahçesinde çaylar bardakla değil demlikle servis yapılıyor. 08:00-02:00 saatleri arasında açık olan mekan bir çok ünlüyü konuk ediyor. Mekanda gözleme, mıhlama, menemen, hamburger yiyebiliyorsunuz.
Yahya Kemal Caddesi, No:40 Rumelihisarı/ İstanbul
(212) 265 55 46
YENİKÖY SPOR KULÜBÜ
Gerçek anlamıyla denizin üstünde bir çay bahçesi. İstanbul’un kaybolmaya yüz tutmuş en nadide güzelliklerinden biri. Ön tarafı deniz, diğer tarafları yeşilliklerle çevrili. 08:00-01:00 saatleri arasında açık olan mekanda kahvaltının yanı sıra börek ve ızgara çeşitleri de mevcut.
Köybaşı Caddesi, Yalı Sokak, No:3 Yeniköy/ İstanbul
(212) 262 61 10
MERSİN
Cumartesi, Şubat 14, 2009
Şair Özdemir İnce, 44 yıl aradan sonra gittiği Mersin'in sokaklarında, çocukluğunun görüntülerini boşuna aradı durdu. Ne Gümrük Meydanı'nı ne Azak Hanı'nı ne Yoğurtçu Pazarı'nı Ne Mebus Hamdi bey'in evini bulabildi. Çekirdek kentin yokoluşunu görünce, "eşekten düşmüşe" döndü ve içinden "buraya barbarlar gelmiş" diye geçirdi.
Mersin'i ilk gördüğümde, Özdemir İnce'nin hayıflanmakta ne kadar haklı olduğuna karar verdim. Sahil boyunca uzanıp giden yüksek binalar, dünden kalan tüm izleri silip yoketmişti. Kent deniz kıyısındaydı ama denizden uzaklaşmıştı. Güzelim portakal bahçeleri, taş blokların kurbanı olmuştu. Mersin, portakal çiçeğinin kokusuna hasret kalmıştı... Sanırdınız ki burası, taş çatlasa 30 yıl önce kurulmuş gencecik bir kentti. Halbuki "Cilveli Mersin"in tarihi, binlerce yıl öncesine dayanıyordu. Yapılan her arkeolojik kazıdan sonra karşınıza yeni bir çağ çıkıyordu; Kalkolitik, İlk Tunç ve Orta Tunç çağlarından beri insanlar bu yöreyi mekan tutmuşlardı.
Kentte dünden bugüne konaklamış devletleri şöyle sıralamak mümkündü: Hititler, Asurlar, Fenikeliler, Frigyalılar, Yunanlılar, Selefkoslar, Araplar, Selçuklar, Karamanoğulları ve Osmanlılar. Böylesine üstüste binmiş kültür katmanı, Mersin'i çok renkli bir kent haline getirmişti. Bu yüzden de buraların insanının mayası hoşgörü ile yoğrulmuştu. Bunun en güzel örneği de Mersin Mezarlığı'nda sergileniyordu. Burada Müslüman, Hıristiyan, Yahudi dinlerinden ölüler huzur içinde yanyana yatıyordu. Bu görüntüye, dünyanın bir başka yerinde rastlamak olanaksızdı.
HERŞEY MERSİN İÇİN
Benim gezimi İçel Sanat Kulübü organize etmişti. Başka kentlerde eşi benzeri bulunmayan bu kulüp, hemşehrilerini sanatın çeşitli dalları ile tanıştırabilmek için canla başla çalışıyordu. Keza birçok kuruluş da Mersin'in tanıtımı için adeta seferber olmuştu. Örneğin; Deniz Ticaret Odası kenti tanıtacak, kalkındıracak bir çok girişimi destekliyor, sponsorluk yapıyordu. Mersin için kendini adayan kişilerin sayısı da oldukça çoktu. Örneğin yaptığım gezi sırsında jipi ile ulaşım işini üstlenen ve dağ bayır demeden direksiyon sallayan Gabrielle Makzume, bir an olsun yanımızdan ayrılmayan ressam Doğan Akça, gönüllü rehberlerim Ali Merzeci ve mimar Semihi Vural, arkadaşlarını organize edip, unutulmaya yüz tutan Mersin yemeklerinden bir ziyafet hazırlayan Mina Lokmanoğlu ve diğerleri... Sayısız yer gezdim, kentine bu kadar düşkün insanlara çok az rastladım.
Yukarıda da dediğim gibi, çağdaş Mersin'in içinde geçmişi anımsatan pek bir şey kalmamıştı. Ama çevre inanılmaz tarihi yapılarla doluydu. Gezime, Mersin'in artık ortalık yerinde kalmış olan Soli/Pompeipolis antik kentinden başladım. Halkın Viranşehir diye adlandırdığı bu antik yerleşim alanının ilginç bir kuruluş hikayesi vardı. Romalı komutan Pompeius, kendine boyun eğen ve bir daha korsanlık etmemeye karar veren eski korsanları çoluk çocuk buraya yerleştirmişti.
Antik çağın ünlü coğrafyacısı Strabon, Soli hakkında şunları yazmıştı: "Burası diğer Kilikya'nın başlangıcıdır. Soli, Akhalar ve Rodoslular tarafından kurulmuştur. kentin ünlü yerlileri arasında babası Tarsus'tan göç etmiş olan stoik filozof Khrysippos, güldürü şairi Aratos vardır."
ADIM BAŞI TARİH
Kentin içinden antik limana doğru uzanan sütunlu cadde, limandaki ilkçağdan kalma mendirek, kazdıkça altından çeşitli kültür katmanlarının çıktığı höyük, geçmişteki yaşam konusunda önemli ipuçları veriyordu. Oradan Mersin-Silifke yolu üstünde, Ayaş Köyü'ne 3 km. uzaklıktaki Kanlıdivane'ye gittim. Burası ilkçağların tapınaklar kentciği idi. Ortaçağda Kanytelida olan adı, Türkçe'ye Kanlıdivane olarak aktarılmıştı. Bir söylentiye göre, tapınak duvarlarında kullanılan kırmızı renkli sıva, bu adın verilmesine neden olmuştu. Bu küçük kentin ortasında, büyükçe bir obruk yer alıyordu. Bu obruğun etrafına ise tapınaklar ve erken Hıristiyanlık döneminden kalma kiliseler sıralanmıştı. Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen, tüm bu yapılar görkemlerinden hiç bir şey kaybetmemişlerdi.
Daha sonra Sandal Dağı'nın etrafında dolaştım durdum. Öküzlü'de, Emirzeli'de, Çatıören'de gördüğüm ve hala ayakta kalmayı başarabilmiş yapıları, şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla izledim. Bu eserlerin bir çoğunun, köylüler tarafından hayvan barınağına dönüştürüldüğünü gördüm. Hatta bazılarının çatısının örtülüp, ev olarak kullanıldığına şahit oldum. Dağ köylerindeki evlerin, bahçe duvarlarının, antik çağın taşlarıyla örüldüğünü görünce yüreğimin sıkıştığını hissettim. Köylüler bu duvarları örerken pek yorulmamışlardı. Çünkü taşlar, asırlar önceden yontulmuş, düzeltilmiş ve yapılarda kullanılmıştı. Köylülere sadece onları yerlerinden söküp taşımak kalmıştı. Onlar bu taşları bir yapıdan koparıp, diğer yapıya koyarken tarihin izlerini sildiklerinin farkında bile değildi. Ve kimse farketmeleri için onlara yardım etmemişti.
LAMOS KANYONU
Ayaş'ta, daha dün yapılmışçasına dimdik ayakta duran lahitleri de hayran hayran seyrettim. Onların hemen yanıbaşında yapılan villaları görünce çok şaşırdım. Sit alanındaki bu yapılaşmaya hangi densizin, nasıl izin verdiğine akıl erdiremedim.
İki gün boyunca durmadan gezdim ama çevredeki kalıntıların, antik yerleşim alanlarının yarısını bile göremedim. Çevre tarihi eser bakımından öylesine zengin, öylesine şaşırtıcıydı ki, sadece bu nedenle Mersin'e bir kez daha gitmeye karar verdim. Hele limon bahçelerinin arasından kıvrıla kıvrıla indiğim Lamos Kanyonu'nu (Kayacı Vadisi) görünce, bu kararımı iyice pekiştirdim. Tabanı limon ağaçları ile kaplı olan bu kanyonda da antik çağ yaşamından izlere şahit oldum. Limon ağaçlarının arasından kıvrılarak akan dereye bakıp, burada bir kulübe sahibi olma hayalini bile kurdum. Kanyonun insanı içine çeken sihirli havasından kendimi zor kurtardım.
Gezimi Narlıkuyu Koyu'nda, rengi turkuvazdan laciverte doğru uzanan Akdeniz'i seyrederek yediğim lezzetli Lagos balığı ve ilk kez tattığım deniz koruğu turşusu ile noktaladım. Damağımda yeşil salatanın üstüne gezdirilen nar ekşisinin, tatlı-ekşi tadını hala hissediyorum.
Mersin, mutlaka gidilesi bir yer. Belki kentin içi değil ama çevresindeki cennet yaylalar, tıklım tıklım tarih dolu dağlar, Mersin'in tüm cilvesini dışa vuruyor, davet ediyor. Gezi programınıza Tarsus'tan başlayıp, Silifke'de sona eren bir rota koyarsanız hiç pişman olmazsınız. Aksine, güneyin bu sıcak insanları ve çok renkli kültürüyle tanışmak sizi mutlu eder.
not:mehmet yaşin beyefendiden alıntıdır
İSTANBUL TERASLARI
Cumartesi, Şubat 14, 2009Yaz gelince kapalı alanda durmak pek mümkün olmuyor. Samimi sohbetler, yemek yemek, ya da kafanızı dinlemek için bizi bir nebze serinletecek mekanları tercih ederiz. İşte size muhteşem manzaralı, serin, ferah ve şık teraslı mekanlardan birkaç örnek.
LEB-İ DERYA
İstanbul'un güzelliğine, Boğazın büyüsüne, güneşin batışına, ayın doğuşuna tanık olurken, "yeme - içme"nin keyfini tam olarak çıkarabileceğiniz bir mekandır.
Yaz aylarında tamamen açık teras, kış sezonunda büyük bir bölümü pencere sistemiyle kapatılmış, sıcak bir mekana dönüşür. Yaz sıcaklarına karşı boğaz esintili ferahlama, kış aylarında yerini mekanın sıcacık keyfine bırakıyor. Leb-i Derya’da servis 17:00’de başlıyor ve 04:00’e kadar sürüyor.
Akdeniz ve Türk mutfağı ağırlıklı geniş mönüsü, güler yüzlü servisi, arzu ettiğiniz eğlence şekline açık ortamıyla ister özel bir gününüzü kutlamak, ister rahat ortamında sohbet etmek için Leb-i Derya size uygun ortamlar hazırlar.
Kumbaracı Yokuşu, Kumbaracı İş Hanı, No: 115 / 7 Tünel,
Beyoğlu İstanbul
0212 293 49 89
ARMADA TERAS
İstanbul'da yaz gecelerinin bir klasiğidir Armada. Bir taraftan Marmara Denizi, Kadıköy ve Adalar, diğer taraftan Sultanahmet Camii ve Ayasofya manzarası ile çevrili Teras, yaz boyunca lokanta ve bar olarak hizmete açıktır... Teras, oturma düzeni ile kullanıldığında 250 kişi, ayaküstü ikramlarda 300 kişi kapasitelidir. Serin gecelerde her gün dezenfekte edilen saf pamuktan şalları da konukları ayrıca mutlu eder. Armada Otelinin terası saat 19:30’da konuklarını ağırlamaya başlıyor.
Ahırkapı Sok. No:24, 34122 Sultanahmet, İstanbul / Türkiye
212 455 44 55
BİLSAK 5.KAT
Sarayburnu’ndan Boğaziçi Köprüsü’ne şehrin en büyüleyici manzarası... Yaz aylarında muhteşem terasında gece-gündüz açık hava keyfi, iddialı bir restoran, haftanın yedi gecesi cıvıl cıvıl bir bar. Öğle saatlerinde de hizmet veren restoran-bar, hafta içi 02:00, hafta sonu 03:00’a kadar açık. Hep aradığınız rahat, özgün ve kaliteli ortam...
Soğancı Sokak No: 7 Kat 5 Cihangir İstanbul
0212 293 37 74
ANEMON OTELİ
İstanbul'un tarihi mekanlarından heybetli Galata kulesinin hemen yanında dünya şehrine yaraşır bir otel Anemon Galata... Boğaz ve Haliç manzarasıyla yazın keyifli mekanlarından biridir. Pazar 07:30-12:00 saatleri arasında brunch düzenlenen terasta, 19:30-23:00 saatleri arasında akşam yemeği yiyebilirsiniz. 60 kişi kapasiteli teras için rezervasyon yaptırmak gerekiyor.
Bereketzade Mahallesi Büyükhendek Caddesi Kuledibi - İSTANBUL
212 293 23 43
NU TERAS
Teras deyince birçok İstanbullunun aklına ilk gelen yer hala şüphesiz Nu Teras. Haliç manzaralı teras 19:00’da konuklarını ağırlamaya başlıyor. Hafta için 02:00, hafta sonu 04:00’a kadar açık. Gitmeden önce rezervasyon yaptırmanızda fayda var.
Meşrutiyet Caddesi, No: 147-9 Tepebaşı/ İSTANBUL
0212 245 60 39- 70
TA NİSİA
Merkezi Selanik’te bulunan Ta Nisai, deniz mahsulleri ağırlıklı mönüsüyle misafirlerine Yunan adası atmosferini sunuyor. Muhteşem boğaz manzarasıyla 12:00’dan 04:00’a kadar hizmet veriyor.
Muallim Naci Caddesi, No:44 Ortaköy/ İSTANBUL
0212 258 03 26
VOGUE
Üç tarafı boğaz manzarası ile çevrili mekan, dünya ve Akdeniz mutfağından seçilmiş yemekleri misafirlerine sunuyor. 12:00-15:00 saatleri arasında öğle yemeği, 19:00-24:00 saatleri arasında ise akşam yemeği servisi yapan mekan, akşam yemeği sonrası 02:00’a kadar Boğazı ayakları altına alan muhteşem manzarası ile eğlenceli bir bara dönüşüyor. Pazar günleri 10:30-16:00 saatleri arasında açık büfe kahvaltı servisi var.
Spor Caddesi, BJK Plaza, A Blok Kat:13 Akaretler, Beşiktaş/ İSTANBUL
0212 227 25 45- 227 44 04

